Kasabanın en güzel kızı

İçki içmek

“Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”

Charles Bukowski

bukowski

Avi Pardo, “Charles Bukowski Üzerine”, s. 7-11

Amerikan şairi, romancısı ve öykü yazarı kendini şöyle anlatıyor: “Andernach, Almanya doğumluyum. Babam işgal ordusunda asker, annem Alman’dı. İki yaşımda Amerika’ya getirildim. Kısa bir süre sonra Los Angeles’a taşındık. Hayatım bu şehirde geçti. İki sene Los Angeles City College’a devam ettim ancak kendi kendimi eğittiğimi söylemek daha doğru olur. Okuldan hemen sonra ülkeyi dolaşmaya başladım. Geçimimi ikinci sınıf işler yaparak sağladım; kapıcı, benzin istasyonunda pompacı, bekçi, bulaşıkçı, yükleme memuru, fabrika işçisi, ustabaşı, park kâhyası. Ayrıca bisküvi fabrikası, floresan fabrikası, tren yolları ve mezbahada çalıştım. Şehirlerin çoğunu gördüm ve yüze yakın işe girip çıktım. Yazmaya çalışırken ölümüne açlık çektim. Günde bir çikolatayla yetinerek haftada üç dört öykü yazmaya çalışıyordum. Çoğu zaman daktilom yoktu. El yazısıyla yazdıklarımı Atlantic Monthly, Harper’s ve New Yorker dergilerine postaladım. Hepsi geri geldi.
“Nihayet 24 yaşımda, bir öyküm Whit Burnett’ın çıkardığı Story dergisinde basıldı. Ardından Portfolio dergisinde bir tane daha. Her zamankinden fazla içmeye başlamıştım, sonraları yazmayı kesip sadece içtim. Bu on yıl sürdü. Benim kadar ümitsiz olan kadınlarla geçirdiğim on yıl. Şiddetli bir iç kanama sonucu kendimi Los Angeles hastanesinin düşkünler koğuşunda buldum. On iki şişe kan, on iki şişe glikoz verildi. Ameliyat olmayı reddettim. ‘Ameliyat olmazsan ölürsün,’ dediler. ‘Bir kadeh bile seni öldürür,’ dediler. Bana çifte yalan söylediler.
“Hastaneden çıkınca iş ve kalacak bir yer ayarlamayı başardım. Her akşam iş çıkışı eve dönüp tonlarla bira içip şiir yazmaya başladım. İki haftada 60 kadar şiir yazmıştım ama onları ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elime şiir dergilerinin bir listesi geçti. İçlerinden biri Wheeler, Texas bölgesindendi. Tamam, asmalar içinde bir villada yaşayan, kanarya yetiştiren yaşlı bir kadının çıkardığı o tür dergilerden biri olsa gerek, bu şiirler onun panikmetre ibresini zıplatır diye düşündüm. Şiirleri postalayıp aklımdan sildim. Dahi olduğumu ilan eden övgü dolu şişkin bir mektup aldım. İşler iyiye gidiyordu. Yanıtladım. Harlequin dergisi bir sayısını tümüyle benim şiirlerime ayırdı. Yazışmaya devam ettik. Beni ziyarete geldi. Oldukça çekici, sarışın bir kızdı. Evlendik ve Texas’a gittik. Milyoner bir ailenin kızı olduğunu orada öğrendim. Evliliğimiz iki buçuk yıl sürdü.

bukowski
“Yazmaya devam ettim, şanslıydım. Tekrar öykü yazmaya bile başlamıştım. Çoğu Evergreen Review dergisinde yayımlandı. Şiir kitaplarım çıkmaya başladı, senede bir gibi. Bir yeraltı gazetesinde “Notes of a Dirty Old Man” başlığı altında yazmaya başladım. Open City gazetesinde başlayan bu yazılar daha sonra Note Express ve L.A. Free Press’te sürdü. Bu öyküler sonradan Black Sparrow ve City Lights tarafından kitap olarak basıldı. Elli yaşında çalışmayı bıraktım (başkası hesabına çalışmayı) ve ilk romanımı yazdım. Post Office. 20 şişe viski, 210 şişe bira ve 80 puro tüketerek, 20 gecede. Black Sparrow yayımladı. O günden beri yazarak geçiniyorum. Black Sparrow yayınevinden John Martin’in büyük yardımı dokundu. Hayatımın sonuna kadar tek satır yazmasam da ayda 100 dolar vaat etti. Hangi yazarın böyle bir şansı olmuştur?
“Geçmiş yüzyıllarda yazılanlar beni pek açmadı; aşırı ciddi ve resmi buldum. Birkaç istisna dışında yapaylığa çok yakın. Bu bana devam etme gücü verdi. Celine’in Gece’nin Sonuna Yolculuk kitabını severim, Hemingway’in ilk dönemi, Villon, Neruda, Salinger, Knut Hamsun’un tüm yazıları ve Fedor Dos. Bunların dışında pek bir şey yok. Yazmayı sürdürüyorum. Çoğunluk underground ve pek zengin değil. Olması gerektiği gibi. Haftada bir-iki, at yarışlarına giderim. Klasik müzik (Stravinsky ve Mahler) ve birayı severim. Romantik ve duygusalım. Boks maçlarından tat alırım ve hayatıma giren kadınlardan birkaçı beni bulutların üstüne çıkarmayı başardı.
“Hakkımda yazılanlara gelince, bazı tanıtma yazıları, makaleler, bir kitap ve bibliyografi sayılabilir; ancak onlar bu duvarın arkasındaki dolapta bir yerdeler ve şimdi gidip ararsam terler, sıkılırım. Siz de bunu istemezsiniz biliyorum. Sağolun. Ayrıca daktilo ve imla yanlışları için özür dilerim. İkisine de hiçbir zaman fazla ilgi duyamadım.”

Bukowski 1960’larda yeraltı edebiyatının kahramanlarından biri olarak sivrilmeye başlar. 1964 yılında Kenneth Rexroth kendisini önemli ve marjinal bir şair olarak tanımlar. 1966 yılında New Orleans’ın Outsider (Yabancı) dergisince “yılın yabancı şairi” seçilir. Bukowski’nin sürekli aşağıladığı edebi çevreler giderek onu kabullenmeye başlarlar. Hugh Fox’ın hayranlık dolu eleştirel biyografisine de konu olmuş, Fransa’da Sartre ve Genet şiirlerini coşkuyla övmüşlerdir.
Önceleri şair olarak dikkati çeker. Dabney Stuart enerjik, sert ve insanın iç dengesini altüst eden şiirlerinin güçlü bir kendini ifade etme dürtüsünden kaynaklandığını söyler ve bu şiirleri Bukowski’nin hayatını, aklını yok olmaktan kurtarmak için savaştığı birer savaş alanına benzetir. Kelimeler, zekâ ve hüzün kullandığı silahlardır. Hugh Fox, Bukowski’nin karanlık ve olumsuz dünya görüşünden söz eder biyografisinde. Günden güne tekrarlanan, çirkini, yıkılmışı, parçalanmışı arayan, kurtuluş için hiçbir ümit (ya da istek) beslemeyen dünya görüşü. Gerçekten de ayyaşlar, kaçıklar, kumarbazlar, düzenbazlar şiirlerinde hep kutsadığı insanlardır. Eleştirmenler tarafından daha ciddiye alınan öykülerinin kahramanları da bu karakterlerdir.
İlk romanı Post Office, Los Angeles postanesindeki yorucu işini sürdürdüğü yıllarını anlatır – despot amirler, alabildiğine içmek, kolay seks, özellikle at yarışlarına yapılan kaçamaklar çok ustaca yazılmıştır. Cesur, akıcı ve katılırcasına güldüren bir kitap. Bütününü parçalarının toplamından daha iyi kılabilecek bağlantılardan yoksun olmakla birlikte bu serserinin anıları zevkle okunur. Bu kötü talihli adamın hikâyesi Factotum (1976) ile devam eder. Bu kez Bukowski, Henry Chinaski’nin kişiliğine bürünür ve kendini daha ilk cümlelerinde büyük Amerikan şehirlerinde berbat işler yaparak yaşamayı kariyer edinmiş, kafasının dikine giden, pejmürde biri olarak tanıtır. Bu duygusal, şaşırtıcı ve hareketli anlatım, edebi kalıplara ters düşen biçemiyle Bukowski’nin ilk yazılarındaki anlatımından daha başarılıdır.
Bukowski anarşist bir satir anlayışı ile, içen, küfreden, partilerde kafayı bulup kadınların ırzına geçmeye yeltenen, uçaklarda etrafına rahatsızlık veren, şiir dinletilerinde rezalet çıkaran biri olarak yazdığında formunun zirvesindedir. Yaşlı ve maço sanatçı imajına olan tüm düşkünlüğüne rağmen aslında duygusal ve yumuşak biridir. Bunun da yazılarına katkısı olumludur.
Yazarın geçirdiği sayısız basur ameliyatlarını konu alan All the Assholes in the World and Mine (Dünyanın Tüm Göt Delikleri ve Benimki) adlı bir kitabı vardır. Hugh Fox kendisini “kırık dökük, erimekte olan ve her an düşüp bayılabilecekmiş izlenimini uyandıran biri” olarak tanımlar. Ancak “düşüncelerinde mutlak bir berraklık ve kontrol” olduğunu ilave eder.
Öylesine cesur, iyi niyetli, kalender biridir ki, Donald Newlove Village Voice dergisinde onun için “Tanıdığım sevilen tek yeraltı şairi,” demiştir.
Yazarın Barbara Fry ile 1955 yılında yaptığı evliliğinden Marina Louise adında bir kızı vardır.
Bu tanıtma yazısını Bukowski’nin içki üstüne düşünceleriyle kapatmak yerinde olur: “Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”

Metis Edebiyat

http://www.metiskitap.com

bukowski

Reklamlar

8 responses to “Kasabanın en güzel kızı

  1. özgür insanın içine kötülük varsa o insan iyi bir insan olabilir mi?

    • insanı sevmek gerekir. yaradandan ötürü.

      bir murat hoca vardı. Şafii bir hoca idi. Değerli bir dostumdu.

      o anlatırdı.

      özgür, dünyada meleklerde vardır, şeytanlarda. insanı sev. doğrusu budur.

      bazen, ne yaparsan yap fayda etmediğini göreceksin demişti.

      bir insanın içinde kötülük varsa, biz nasıl anlarız bilmiyorum.

      ben en azından bu konuda hep yanlış karar veren bir insanım.

      • bence her insanın içinde vardır kötülük
        insanın mayasında olan bir şeydir.
        dışarı çıkmadığı sürece kalbinde taşıdığın sürece sorun yok
        düşünsene hepimizin içi pislik dolu
        ama dışarı çıkarmadığımız zaman ne namaz bozuluyor nede abdest
        farkındayım iğrenç bir benzetme oldu :(

        • bence güzel benzetme..

          kişi kendi gibi bilirmiş derler ya, işte sorun orada başlıyor, herkesin iyi tarafıyla kötü tarafı aynı değilki…kendin gibi bildinmi çuvallıyorsun işte.

  2. ama içmek günahtır
    tek günahımızda o olsun boşver mi diyelim
    iyi içelim güzelleşelim o zaman :)
    kalamış ekibide dağıldı,yeni ekip kurmak gerek

  3. ne güzel tarif etmiş içki yi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s