Onu bambaşka bir hâle büründürmek yanlış.

Müslüm Gürses’e verdiği ‘Sensiz Olmaz’ın yorumunu beğenen Bülent Ortaçgil, bir yerde duruyor: “Onu bambaşka bir hâle büründürmek yanlış.”

Bülent Ortaçgil

Müslüm Gürses’e verdiği ‘Sensiz Olmaz’ın yorumunu beğenen Bülent Ortaçgil, bir yerde duruyor: “Onu bambaşka bir hâle büründürmek yanlış.”

Aksiyon- Aradan geçen 36 yılda, çok sık albüm yapmadığı için her albümü merakla beklenen; ama hiçbir zaman kitlesel bir sanatçı olmayan Bülent Ortaçgil’i anlatmak değil anlamaya çalışmak doğru olan galiba. O tanımlamaları sevmiyor, durduğu yerden hayatı anlatıyor. Göremediklerimizi gösterdiği için seviyoruz belki Ortaçgil’i; belki de bir türlü dillendiremediğimiz ‘kentli hüznümüzün’ en iyi anlatıcısı olduğu için. Kelime oyuncusu, kaliteli iş yapma peşindekilerin referans noktası, iyi bir dinleyici olmanın ayracı…

Sonu gelmeyesi övgü cümlelerinin öznesi Bülent Ortaçgil’le yağmurlu bir İstanbul akşamında konuştuk. Dilimizde ‘Bugün yağmur bir kadın saçıdır / Yeryüzüne dökülen / Upuzun, ince ince, karanlık kokulu” mısrasıyla çıkaraktan karşısına…

-Dinleyicisine göre, her şarkısı ‘bir fotoğrafın konusu’ olabilecek bir sanatçı, Bülent Ortaçgil. Oyuna meraklı kelimeler, bu fotoğrafa nasıl bir renk katıyor?

Şarkılarımı ben de resme benzetiyorum. Yani bir filme değil de, bir karesine benzetiyorum. Bir durumu tespit etmek ya da insanlara iletmek söz konusu olunca, mesaja gerek kalmıyor. Enstantanelere gerek var. O nedenle fotoğrafa benzediği doğru. Ama o fotoğrafta bir renk tercihim yok. Tek renkli değilim.

KENT OZANLIĞI BENİM İÇİN ANLAMSIZ

-Ortaçgil şarkıları, zamanı düşürürken, insanı içine çeken bir mekânı var ediyor. ‘Çığlık Çığlığa’, ‘Eylül Akşamı’, ‘Yağmur’ akla ilk gelenler…

Doğrusunu istersen beni ilk heyecanlandıran, şarkı yazmaya iten neden, mekân değil sadece. Bir olay, bir durum… Ama otuz yıl öncekiyle, yakın zamanda yazdığım şarkılar arasında bir organik bağ var. İnsanların dinledikleri zaman “A, bu Bülent Ortaçgil şarkısıymış” diyecekleri bir biçimselliğe sahip.

-Müziğinizdeki mekânsallığı yalnızca ‘kent’ olarak işaretlemek doğru olur mu?

‘Kent ozanı’ tabiri benim için bir şey ifade etmiyor. Bu müziği oluşturan ana öğeler, yerel ve folklorik öğeler değil. Dolayısıyla burada toprakla bağı ancak kentle izah edebiliyorsunuz. Kentlerin fazla yerellikleri, milliyetleri yoktur. Bu, Türkiye’de her kent için söylenmese de, giderek birbirlerine benziyorlar. Gerektirici zorunluluklarla başkalaşmaya başlıyorlar. Müziğim biraz da böyle. Kent etrafındakilerin daha fazla ilgi göstereceği şarkılar.

– Tamam; kentler homojen, ‘tek tip’ birey algısı sunuyor. İyi ama Ortaçgil müziği, kentte farklı olmayı algılayan, sınırları zorlayan bir müzik de değil mi?

Söylediğin doğru. Ortak birtakım şeyleri söylemeye çalışıyoruz. Ama herkes aynı şeyi anlatmıyor. Bazı insanlar benim yazdığım şeye bir anlam yüklüyorlar. Belki de onların anlatamadığı şeyleri anlatıyorum ben. Bu, insanların kendi birikimleriyle orantılı. Benim şarkılarımı dinleyenler için edebiyattan zevk alan, sanatı biraz takip eden, hem Doğu hem Batı müziğiyle ilgili, okuyan insanlardır diyebilirim.

-Şarkılarınızı yeniden dinleyen insanlardan ilk anda ‘Dinlendirici, rahatlatıcı bir müzik’ yorumu duyuluyor. Oysaki ciddi bir ironi var şarkılarınızda.

Dinlendirici dediğinizde aklıma küçükken, babamın Amerika’dan getirttiği ‘music for relaxation’ albümleri geliyor. O tarz müzikler, konuşurken dinlenilmesinde mahzur olmayan şeylerdir. Sizi dinlemeye çağırmaz. Sesimden, bağırmamamdan, şarkılarımın çok keskin köşeler barındırmamasından ötürü müziğimin bu sınıfa sokulması beni sinirlendiriyor tabii.

-Sizin müziğinizin çağıran noktası nedir?

Benim çıkardığım şeyler, izole, insanlardan yukarıda, kopuk şeyler değil. Herkesin arasında, herkesle beraber yaşarken, onlardan bağımsız olmayan şarkılar.

MUTLULUĞUN ŞARKISINI YAZAMAM

-Müziğinizdeki ‘kent’ algılamasında, ‘Belki benim kâğıt param döne dolaşa senin cebine girmiştir’ ifadesindeki gibi ‘kentsel bir acı’nın dile gelişi etkili olabilir mi?

(Gülüyor). Bu söylediğiniz şeylerin hepsi doğru. Ama ‘Bu, budur; nokta’ diyeceğiniz şeyler değil.

-Hayatı bu kadar flu algılamak, oyunu çağrıştıran yönüyle keyifli olsa gerek?

Hiç de keyifli bir şey olmadığını sana itiraf edeyim. Bir şeye inanmak, her ne olursa olsun, onun peşinden gitmek, dünyanın en rahatlatan şeyi.

-Sizi rahatlatan inançlarınız neler?

Hayır, bir şeye inanmamak da bir inancı taşıyor. Arkasına yaslanacağınız şeyler belirsizlik üzerine kuruluysa, son derece rahatsız bir konumdasınız demektir.

-Huzurlu olmak sizin için önemli midir?

Huzur! Her zaman insana sanat yaptırmayabilir tabii ki. Yani çok huzurlu olduğum zamanlarda şarkı yazdığımı pek hatırlamıyorum. Şarkı yazmak için mutlaka başka bir olayın içinde olman lazım. Yani dünyayı değiştirmeyi istemen lazım. Tatmin olmaman lâzım, bir olaydan. Ben mutluluğun şarkısını yazdığımı hatırlamıyorum.

MÜZİK YAPMAM DİYE BOZBURUN’A GİTTİM

-Bozburun’da yaşamanın buna dokunan bir yanı var mı?

İstanbul’da yaşamakla, (Marmaris) Bozburun’da yaşamak çok farklı. Orası daha huzurlu bir yer benim için. Seni tanıyan insanlar yok. Sabah işe gitmiyorsun. Araba yok, trafik yok. Ama köy yerinde yaşamanın kendine özgü sorunları var. Elektriklerin bozulmuş. Bozburun’da bir tane elektrikçi var. O elektrikçi sana mı gelir, Ahmet’e mi gider, o gün boş mudur, çalışır mı? Köyde yaşamak biraz elektrikçi olmayı da gerektiriyor. Su çıkarmak için motordan anlaman, komşunla tarla sınırında nasıl konuşacağını bilmen gerekiyor.

-Bozburun’u keşfetme, oraya yerleşme fikri nasıl gelişti?

Tatil için arkadaşlarımızın yanına gitmiştik. Orada çok beğendim Bozburun’u. Bazı güzellikler vardır, insanı pıt diye çarpar. Bazı güzellikler de pıt diye çarpmaz; ama orada kaldığınız sürece sizi etkiler. Bozburun öyle bir güzelliktir. Her taraf kayadır. Ama üç gün yaşadığım zaman oranın da kendi hayatı, çekiciliği olduğunu anlıyorsun. Orada yaşamın daha huzurlu olacağını düşündüm o zamanlar.

-Ne zamandı bu karşılaşma?

1988 filan. Eşimden ayrıldığım ve yeni eşimle bir şeyler yapmayı düşündüğüm zamandı. Dolayısıyla çok özel gerekçeleri de vardı.

‘BENİMLE OYNAR MISIN’DAN TEK KAZANCIM BİR DUAL PİKAPTI

-İstanbul-Bozburun arasında yaşamak sizi zorluyor mu?

80’li yılların sonunda benim müzikal hayatım öyle çok hareketli değildi. Oraya taşınırken, tekrar konser vereceğim, albüm yapacağım diye düşünmedim. Orada oturacağım, gerektiğinde İstanbul’a geleceğim sanıyordum. Öyle olmayınca, köyde yaşamak için başka şeyler de yaptık. Mesela eşimin orada yaz aylarında çalıştırdığı bir dükkânı var. Kışın İstanbul’a gelinir, ben müzikle uğraşırım; yazın da o, işiyle uğraşır, ortak bir bütçeyle hayatımızı sürdürebiliriz diye düşündük. O hayatı zamanla kurduk. Şimdi sekiz ay Bozburun’da, dört ay İstanbul’da yaşıyoruz.

-Sıradan gibi görünen şeyleri anlatmanın, sıradan olmamanın ilk adımı olduğunu anlatır gibisiniz. Hem de kelimelerle oynayarak…

Çocukluğumdan beri okuyan, edebiyata düşkün bir adamım. Türkçeyi iki yüz kelimeyle konuşmuyorum. Dil benim enstrümanlarımdan biri. İnsan çok değişik şeyler okuyup, bir de anlatacağı şeyler olunca, çalakalem şarkı yazan insandan farklı oluyor.

-Kaliteli bir şeyler yapma peşinde olan şarkıcıların, etkilendikleri isimler anlamında ilk size referansta bulunmalarını nelere bağlıyorsunuz?

70’li yıllarda şarkı söyleyerek böyle bir hayat kuracağımı zannetmiyordum. Sonuçta ticari bir faaliyetin içindesin. Böyle bir faaliyette kendi şarkılarını yapıp da müzikal bir hayat kurmuş Türkiye’de az adam var. O nedenle insanlar ister istemez beni dinliyorlar. Gerçekten gitar çalan, söz yazarı olmak isteyenler bir şekilde bana toslar. Şarkılarımı yayımlamasaydım ruh hastası olurdum; ama bunlar yayımlandı ve insanlar tarafından hâlâ taze bulunuyor. Kitlesel olmayan bir şarkıcı için böyle bir durum başarı sayılır.

LİSEDEYKEN MAZHAR ALANSON’LAYARIŞIRDIK

-1974’te ‘Benimle Oynar mısın’ı yayımladıktan sonra, müzikten para kazanamam deyip, mühendisliğe dönüyorsunuz. Asıl şaşırtıcı olan, mühendislikte zirveye gelmek üzereyken, tamamen müziğe kaymanız.

‘Benimle Oynar mısın’ plağının tirajı iki bindi. Buradan kazandığım parayla kendime ancak dual bir pikap almıştım. O albümün hiçbir konseri olmamıştır. Türkiye’de müzik o zaman tamamen bir eğlence olarak düşünülüyordu. İnsanları eğlendirebilirsen bu işten sıyırabiliyordun. Böyle bir durumda müzikten para kazanamazdım. Mühendisliğe dönerken samimi olmaya çalıştım. Bu iki işi paralel olarak sürdüremeyeceğimi düşündüm. Söylediğim sözlerde samimiysem, bu şarkıların arkasında durabiliyorsam, daha bir sürü şarkı yazabileceğimi hissettim. Ya kötü bir mühendis, iyi bir şarkıcı olacaktım. Ya da iyi bir mühendis, kötü bir şarkıcı olacaktım. Bunu kaldıramazdım. Koşullar da değişmiş, Fikret Kızılok’la Çekirdek Sanatevi’ni yürütmeye başlamıştık.

-Fikret Kızılok’la müzikal beraberliğiniz ne kadar sürdü?

84’ten 90’a kadar. Fikret de diş hekimiydi. O da işini bıraktı. Çekirdek Sanatevi’ni kurduktan sonra bir iki albüm yaptık beraber. Başkalarına da albüm yapmaya başladık. Mesela Sibel Sezal’ın ilk albümünü biz yaptık, o zaman. Türkiye’de telif haklarıyla ilgili yasalar çıkmaya başladı ve Çekirdek Sanatevi’ni sürdürmemiz zorlaştı. Bir dinleti yapılır, yirmi kişi seyreder, ertesi hafta da o dinletinin kasetini çıkarılırdı. İki kişi bunun üstesinden gelemezdik. Ticaret adamı olmak da istemiyorduk. Böylece Çekirdek’in sonu geldi. Fikret’le aramdaki kişisel farklılıkların zaman içinde su üstüne çıkması da etkili oldu tabii.

-Bu farklılıkları sonradan mı fark ettiniz, yoksa zaman içinde mi bir ayrışma yaşadınız? İki kişinin şarkı yapması son derece zor. O şarkı, iki kişinin keyfinin uzlaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bunu yapabildik; ama sonra hem müzikal espriler hem de kişilikler açısından uyuşmazlıklar gördük. Bu nedenle ortak şarkı yazamaz olduk.

-Mazhar Alanson, kendisini bir müzisyen değil, söz yazarı gördüğünü söylemişti. Ne ilginçtir, aynı mütevazılığı siz de gösteriyorsunuz.

Ben kendimi iyi bir müzisyen olarak görmeye başladım (Gülüyor). Mazhar, liseden tanıdığım, son derece yetenekli bulduğum, o zamanlar hafiften kendi aramızda yarıştığımız bir arkadaşım. Benim gösteremediğim cesareti o gösterdi. Gitti, tiyatro okudu. Sanatın içinde kaldı. Son derece güzel şarkıları olan, benim dinlemekten keyif aldığım insanlardan biri, Mazhar. Her zaman ortak bir şey yapmak isterim. Onun sözlerinin çok ilginç, estetik ve ileri seviyede olduğunu düşünüyorum.

-Bir süre Alanson ya da Ortaçgil şarkıları hiç dinlemeyin. Yeniden dinlemeye başlayınca anlıyorsunuz ki, hüznün verdiği o kekremsi tadı özlüyorsunuz. Sizler hüznün lobiciliği yapıyorsunuz…

Mazhar’la beni oluşturan müzikal altyapı aynı döneme denk geliyor. Beslendiğimiz şeyler aynıdır. Liseden sonra Mazhar’ı fazla göremedim. O dönemden sonraki gelişimini bilemiyorum. Ama mesela ben, ondan sonra daha fazla klasik müzik dinledim, daha müzikle uğraştım. Hüzün tarafına gelince… Mazhar’ın hüzün tarafı vardır tabii ki. Ama onda eğlenceli şeyler de vardır.

-Arkanızdan gelen çok önemli bir isim var: Feridun Düzağaç…

Feridun, arkadaşım. Onu seviyorum; ama külliyatını takip etmiyorum. Öyle bir yaştayım ki kimsenin hayranı olacak durumda değilim. Şarkı yazarlığı geleneğinin biteceğini sanmam. Çünkü bu, yaşamın gereği. Bana sorarsan Teoman da öyledir. Çok başarılı şarkı sözleri yazıyor. Şebnem Ferah da böyle birisi. Kendi durduğu yerden söylüyor şarkılarını. Bu insanların formatlarını silin, hepsinin eline bir gitar verin, çal bakalım deyin, birbirine benzeyecektir. İşin çıkış noktası orasıdır zaten.

ELİME KALEM, KAĞIT GELMİYOR

-Son yıllarda yorumcu kimliğinizin yanına, Zuhal Olcay’ın ‘Başucu Şarkıları’ albümleriyle, müzik direktörlüğünü de koydunuz. İşin mutfağına girme düşüncesi nasıl oluştu?

Yıllar geçtikçe, insan müziğin her tarafına bulaşıyor. İlk yıllarda müzisyen olarak cahil biriydim. Giderek müziğin kendi dilini öğrendim. Beraber çaldığım müzisyenler kalburüstü isimlerdi. Onlardan bir sürü şey öğrendim. Ama şarkıda sözel unsurun önemini ve ciddiyetini hiçbir zaman yok etmedim. O nedenle bu tarz projelerde yapımcı olarak değil de, müzikal ve sözel beğenisiyle Başucu Şarkıları projesinde yer aldım. Tek seçici gibiydim. Bundan zevk aldım açıkçası.

-Zuhal Olcay’ın, şarkılarınıza hâkimiyetini nasıl buluyorsunuz?

Zuhal Olcay, tiyatroda, sinemada, müzikte yeteneği olan birisi. Şarkıcılığı da çok başarılı. Tiyatro alışkanlığından gelen de müthiş bir kabiliyeti var. Şarkılardaki teatral yanı ortaya çıkarabiliyor.

-1970’te ‘Anlamsız’ 45’liğini çıkardığınızda ‘protest müziğin öncüsü’ olarak lanse ediliyorsunuz. 4 yıl sonra, ‘Benimle Oynar mısın’la bambaşka bir kimlik giyiniyor şarkılarınız. Yola sahiden de protest müzikle mi çıktınız?

O zamanlar yaptığımız şeyin Batı’daki karşılığı Bob Dylan, Donnovan gibi insanlara denk düşüyordu. Onlar kendi ülkelerinde protest tavırla biliniyorlardı. Dolayısıyla beni de onlarla eşanlamlı gördüler. Alışılagelmemiş sözler içeriyor muydu, şarkılarım? Evet, içeriyordu. Muhalif bir tarafı var mıydı? Direkt güncel bir politikayla ilgili hiçbir muhalif tarafı yoktu. Politikaya nasıl baktığınıza bağlı. Bütün hayat politikaysa, o da doğru.

-Politik olamayanlardan mı, olmayanlardan mısınız?

Güncel politik olmak istemeyenlerdenim. Çünkü güncel politikanın değişken ve ucuz olduğuna inanıyorum, Türkiye’de. Bu ülkede ne olup bittiğinden çok uzak biri değilim tabii ki; ama gördüklerimden hoşlanmadığımı itiraf edeyim.

-Nisan 2004’te Birgün gazetesindeki köşe yazınız…

(Kesiyor) Tek köşe yazım daha doğrusu.

-Neden tek?

Yazmak isterdim tabii. Birgün gazetesiyle çelişkimden dolayı değil. Kendimi hep yazmaya ramak kalmış biri gibi hissediyorum. Bir şarkı yazmaya niyetlenirsiniz; ama bir türlü kâğıdı, kalemi elinize almazsınız. Korkarsınız. Ben biraz o durumdayım. Kalem ve kâğıdı alsam, yazacağımı biliyorum; ama kaçıyorum işte.

-‘O an’ı bekliyorsunuz…

Evet. Belki de. Şu anda vazgeçilmez bir şey değil benim için. Bana deseler ki ‘Kardeşim bundan sonra şarkı yazamayacaksın sen. Bitti bu iş.’ O zaman yazmaya başlayabilirim.

-Son albümünüz Gece Yalanları’nı bir ‘yalan’ konsepti içinde hazırlamıştınız. Oysa biz ‘oyuna devam’ diye düşünüyorduk.

Yalanı orada tamamen bir oyun olarak düşünmeliyiz. Yoksa oradaki yalanlar ciddiye alınmış yalanlar değil. Oyundur hepsi. Ve aslına bakarsan o şarkıların konusal bütünlüğü açısından daha fazla yalan şarkısı yazmak isterdim.

MÜSLÜM GÜRSES İYİ SÖYLEMİŞ AMA…

-Light ve Eski Defterler albümlerinde caz tınıları çok belirginken, Gece Yalanları’nda yaylıların öne çıktığı daha füzyon bir yapı vardı.

Müzisyenlerin deney yapmasını talep edenlerdenim. Türkiye’deki müzik dinleyicisi son derece tutucu. Diyorlar ki, Bülent Ortaçgil’in albümleri hep ‘Benimle Oynar mısın’ formatında olsa… Ama müzisyen öyle biri değil. Deney yapacak, sazlarla oynayacak, bir şeyler değiştirecek. Gece Yalanları, müzikal açıdan çok doygun bir albüm aslında. Ama kitlesel açıdan benim en başarısız albümüm de odur.

-İleriye dönük projelerinizde de bunu dikkate alacak mısınız?

Hayır. “Kardeşim senin şarkıların beş para etmiyor artık” lafını duysam çok etkilenirim; ama “beni az insan dinliyor, çok insan dinlemiyor”un telaşını hayatım boyunca duymadım.

-‘Sensiz Olmaz’, sizi takip edenler için çok özel bir şarkıydı. Müslüm Gürses’in yorumunu nasıl buldunuz?

Gayet başarılıydı. O şarkının her sözcüğü Müslüm Gürses’in ağzına yakışıyor mu? Yakışmıyor, doğrusunu istersen. Ama Müslüm Gürses, son derece iyi bir şarkıcı. Şarkımı da söylenebilecek kadar güzel söylemiş. Ama ‘Anlamak çözmeye yetmez’ dediği zaman, Müslüm Gürses’in hayatıyla, gözleriyle görmeye çalıştığınızda orada şüphe duyabilirsiniz.

-Gürses’in ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ albümünü dinlediniz mi?

Hayır, dinlemedim. Ama nasıl yapıldığını biraz biliyorum. Müslüm Gürses’i entelektüelleştirme hareketi, doğru bir şey değil. Bu tür projelere katılması, müzikal yolculuğunda bir renk olması kaydıyla güzel. Ama dönüştürülüyor olması doğru değil. Müslüm Gürses’in geçmişi, söylediği şarkılar ve içerikleri çok farklı şeyler.

KİBİRLİ DEĞİL, SOĞUĞUM

-Albümleri bu kadar az satıp da Türkiye’nin en tanınınan ve sevilen sanatçılarından biri olmak nasıl bir şey?

(Gülüyor) Türkiye’nin garipliğini ifade eden bir şey işte! Türkiye çok hoş bir ülke aslında. İnsanlar çok değişiyor. Çok dinamik bir ülke. Bu arada benim gibi hâlâ otuz yılın hesabını vermeye çalışan insanların böyle daha az yerini oynatıyor olması, bazı insanları hoşnut etmese de, çoğu insanın takdirini alıyor.

-Kibirli misiniz?

Kibirli değilim, hayır. Soğuk bir adamım. İnsanlarla aramda mesafe olmasından hoşlanırım. Hiç kavga etmem. Kimseye darılmam. Ama birine darılırsam da, kolay kolay barışmam. İçe dönük bir adamım. Kalabalıktan, ortalıkta çok görünmekten, çok fazla şöhret olmaktan, takip edilmekten, hayatımın deşifre edilmesinden hoşlanmıyorum. O nedenle beni hep gardını almış, kaçarken görebilirsiniz. Anahtar sözcük şu aslında: Ben kendimden sıkılmam. Beni hapse koy, beş yıl sonra al, yine sağlam olarak çıkarım. Kendimi oyalarım.

02 Ocak 2007 Salı


http://www.haberte.com/interview_detail.php?id=42 adresinden alıntıdır.

One response to “Onu bambaşka bir hâle büründürmek yanlış.

  1. bu şarkı benim favori şarkımdır şebnem ferahın yorumuyla özellikle:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s