Edi ile Büdü (Necati Tosuner)

Sevdadır, ben bu sevdaya nasıl dayanırım?
Saklamak gereksiz, seviyorum. Yani seviyorum bile… Evet, unutacağız.
Unutacağız, onu sevdiğimizi ve daha birçok şeyi… Yaşanması gerekli, ama yaşanamamış birçok şeyi unutacağız.

Edi ile Büdü

Necati Tosuner

Dondurmacının köşede onu beklemek için oyalandığımı sanmıyorum. Hadi, bunu düşünerek evden erken çıkmış olmayayım da, da olmuştayken aklıma gelmiş olsun. Ya da “Ben şu köşede inivereyim…” demiş bulunayım. Ve diyelim meraketmişizdir de, bir dondurma makinesinin nasıl işlediğine bakmış kalmışızdır.
Üstelik… canım bekledik de, ayıp bir iş mi işledik? O, yüreğimi delirtenadımlarla gelecektir. Ben, pek ilgisiz bir şeye -sözgelimi, direkteki, “Biçki
Dikiş”in nerede iyi ve ucuz öğretildiği duyurusuna- bakarmış görünerekten,
“Oo, merhaba!..” gibi, “Günaydın Selma Hanım…” falan gibi bir şey diyeceğim.Ve işyerine giden yokuşu birlikte çıkacağız. Artık havaların iyiden iyiye
düzeldiği ya da falan gün filanın şunu şunu dediği gibilerden bir iki şey dekonuşacağız belki. Hepsi budur.


Gönül yollarını sevda tuttu, bundan mı korkuyorum? Geldi gönlün kapısına dayandı, bundan mı korkuyorum? Varsın gelsin, hoş gelir, safa gelir.
Varsın gönlün kapısında dayansın sevda… Açıl susam açıl, açılır mı? Açılırsa ne eder, ne işlerim? Ve gönlümün pası tutmuş, yosun tutmuş kapısına,
usanmaksızın iner bir koçbaşı… Her an bir çivi, bir tahta parçası, bir gıcırtı, bir gıcırtı daha…

Sevdadır, ben bu sevdaya nasıl dayanırım?
Saklamak gereksiz, seviyorum. Yani seviyorum bile… Evet, unutacağız.
Unutacağız, onu sevdiğimizi ve daha birçok şeyi… Yaşanması gerekli, ama yaşanamamış birçok şeyi unutacağız. Keşke söylemeseydim, Cengiz’e de sanki niye söylediysem?.. Nesrin’den gizleyecek değil ya, Nesrin de hemen varmıştır
Selma’ya: “Bu oğlan sana tutkun…” Diyelim, “Yok bee!..” olmuştur Selma’nın karşılığı. Öyledir öyledir… Kimi zaman Nesrin güler şöyle. Selma, “Hay Allah iyiliğini vere…” gibisine bir bakar ona. Sonra bana kaydırırlar bakışlarını,
eririm. Eh, ben de şimdilik iyi oynuyorum tiyatroyu.

Önceleri, belki Selma’nın aklı pek yatmamıştı bu işe. Ama sabahleyin yolunu beklediğimi anlamamış değildir ya… Ve öğle tatilinde Nesrin’e: “Aklı
sıra yolumu bekliyor…” demiştir. “Bu sabah işte… Aman, nasıl canım sıkıldı… Dedim: ‘Bir ders vereyim de şuna…’ Sonra dedim: ‘Günahtır, senden
bulmaya…’ Baştan çıkarmış da değilim ya, ne yapayım?.. Gitsin başkasına tutulsun tutulacaksa… Benden ne ister? Görüyorsun, masasının yanından bile geçmiyorum, hani bir şey sanıp da…” Böyle bir şey demiştir diyelim.

Sevilmekten hoşlanılmaz mı, hoşlanılır. Ama sözkonusu bizsek eğer, bir de Nesrin’in falan ağzından işitirse bunu, bir de yol başlarında kendini bekler
bulursa bizi, demin, hani durup dururken işte, öyle hırslanmasının ve omuz silkmesinin başka ne anlamı olabilir?
Ben o sıra bunları kuruyordum. İkindileyin iş biraz azalmıştı. Boş kalmak bize gelmiyor, sevdalanıyoruz. Ne de kolay sevdalanıyoruz. Ve ne de
güzel… Bunun güzelliğini hiç kimse anlamayacaktır. Ve bunun güzelliğini hiç kimseye anlatmaya gücüm yetmeyecektir benim. Biliyorum, ölçümüzden taşkın bir giysidir sevda bize, akar üstümüzden.

Aksın.

Nesrin Selma’ya birşeyler anlatıyordu ve kuşağının zinciriyle oynuyordu Selma. Mithat Bey, serinlerim diye yakasını açmıştı pencereye karşı, -ki pencereden serinlik değil, bezgin bir sıcak doluyordu içeri. Doğrusu, Mithat Bey de terledi mi, iyi terliyordu ve dikiyordu boyalı gazozu. Hiç de kötü adam değildir ya, onda çoğu aman bir ateştir yükselir. Karşısındakine kendisiyle nasıl da ilgilendiğini belirtmek istermiş gibi bir şey… Hani, biraz gö çıkarır bu. Geçende:
“Ne o, daldın yine…” dedi bana. “Karadeniz’de mi battı, Akdeniz’de mi?..”
Böyle anlarda, yüzüne bir yamadır gelir, yayılır. Aman, her şeyi öyle
de bilir ki… “Nerde olması önemli mi?..” dedim. “Battı ki battı…”
Dudaklarında bir ucuzluk:
“Ee, Selma Hanıma ne dersin bakalım?..” dedi.
Ne mi derdim? Şu hikaye… Birden sıkıntı bastı, kızdım, yıktımüstüne:
“Siz ne derseniz, ben de onu derim Mithat Bey…”
“Yok canım, kızım yerindedir benim…” dedi.
“Hadi hadi…” dedim. “Nikah düşmez mi de?..”
Bir de Selma çıkıp gelmez mi, tut, Mithat Bey artık Amasya’nın elması… Enver, -hiç de sezdirmez ya, iyi akıtır saman altından suyu- Mithat
beyi allar basınca öyle, gitmiş içeri uçurmuş:
“Ali Bey…” demiş. “Senden Selma Hanıma niğkah düşer mi, düşmezmi?..”
“Niye düşmesin ula?..” diye efelenmiş Ali Bey. “Öte bile geçer!..”
Ali Bey en yaşlımız. Kiminde bakarsın en gencimizden de deli fişek…
Şaka kaldırır ya, o ne etse biz de katlanırız artık. Memurluk, -memurculuk- bu yalancı, bu bozdursan üzüm çöpü etmez bürokratlığımız; boyunbağıydı, boyalı ayakkabıydı, imza defteriydi, “beyefendi siz bilirsiniz”di, akşamları biraz erken sıvışmaydı, senin işin az benimki çoktu, ama bu yer benim hakkımdı ve sonra ekmeğinden olma korkularından müdürün dış kapısının gıcırtısı birine gerdan kırıp düğme iliklemeydi, derken; hani hemencecik bir alışkanlığa dönüşüp yerleşmese içimize, çekilmez. Ve Selma, bir güzel koku gibi, uzun karlı kıştan sonra ansızın çıkagelen bir ilkyaz gibi girdi aramıza. Biz, bütün erkek milleti, başından nikah geçmişi geçmemişi, şöyle bir silkindik, dünya vardı. Daha ilk günlerde, hani babasının bilmem falanla arkadaş olduğundan, anasının falancanın hanımıyle bir içtiği suyun ayrı gittiğinden söz açıp gözdağı vermeseydi ortalığa, ikide bir iç geçirmelerimizin nedenini
kendimizden saklayacak değildik ya, yine de, herkes kendi yontulmuşluğuna göre, girişkenliği ve iş becerirliği ölçüsünde, ona giden yolların taşını
toprağını ayıklamağa koyuldu. Kimi kısa saçın ona daha iyi gittiği inceliklerine, kimi yardımsever arkadaş numaralarına yatarken, biz, Ali Beyin
dümen suyunda bir hikaye ettik, batırdık.
Bir Mayıs’ın öncesi mi neydi, Ali Bey:
“Kızım bak hele…” dedi Selma’ya. “Kusura kalma da, bi şey diyecem sana. Ben, bayramdan önce burdaki bayanları hep öperim de hani… Sonra bu da neyin nesi diye şaşmayasın, şimdiden diyim de, ha…”
Selma kızardı mızardı, “Aman bu ne biçim iştir…” falan demeye kalmadı, atıldım ben:
“Ali Bey…” dedim. “Biz bakacak mıyız yani?.. Sen öpersen ben de öperim.”
Ali Bey’den böyle katır tepmeleri çok çıkar, herkes kanıksamıştır ya,
bizden böyle bir iş… başı öne eğik sümüklüden böyle bir iş çıka… Şöyle bir durdular önce, sonra bıraktılar makarayı.
“Valla, ben öyle şeylere gelemem…” dedi Selma. “Daha dün bir, bugün iki… Haniyse herkes sıraya girecek, aa…”
Fikret gösterdi hemen güzel huyunu:
“A, korkutmayın Selma hanımı!..”
Ötekiler de şöylesinden bir çıkıştılar Ali beye. E, kızın babası, falan filan… Bana da “ulan, otur oturduğun yerde” ile “seni gidi seni” arası bir bakıldı. Ben sindim hemen, ama Ali beyde inat mı ararsın, kaldırır omuzlarını, hani diyesi ki: “Ben bilmem… Öperim de öperim…” Sonra akşamleyin Ali Beyaptesini yenilerken, tüydü Selma.
“Yani Ali Bey…” dedim. “Erkeklikte var mı böyle açıkta kalmak?..”
“Ula, hep senin yüzünden değil mi?..” dedi. “Şurda güzel güzel öpecektik kızı, orada sen yırtıktan çıkar gibi çıkman mı?.. Ürküttün tavşanı ki..” “Ne varmış da…” dedim. “Hadi, kurtların yanında kuşlar da geçinir diye güvendik biz, ama senin bunca yılın memurluğuna yakışır mı tavşanı kaçırmak?..”
Böylelikle Selma ile aramızda daha başlamamış her şey kırıldı, koptu.
Diyelim kız öptürse, öper miyiz? Eh, değirmende ağartılmamış saçlarıyla Ali
beyinki şakadır, şöyle bir dokundurur dudağı yanağa, adı öptü. Ya biz? Bir de
kızın orasını burasını tutmağa kalkışıp da üstüne üstlük, -ki, öpmediğimiziyi.
İyi de, öpmüşten de kötüye döndük sonunda. Daha yeni yeni aramız
ısınırken, şimdi de bu Cengiz yok mu?.. İşin yalanı var bütün bunları ben
düzenledim. Cengiz’e söyleyince hemen Nesrin’den Selma’ya ulaşacağını bilmez
miyim, bilirim. Eh, istediğim de budur. Kendisini sevdiğimi öğrenirse,
belki… Ah, ben hep hep böyle sinik… On beşinde “seni seviyorum” diyemedim
bir kıza. On sekizi de bu, yirmisi de bu… Korkarım, hiç bir şey de
değişmeyecek bu gidişle. Karşıdan böyle ona bakıp da neler düşleyeceğim
kimbilir… Sonra toparlayacağım kendimi: “Bu ne halt yemedir ulan!..” Ve
bir sigara daha…


Fikret, Selma’nın gölgesi. Şimdi bilmem ne ayaklarında tavlar ki
kızı… Artık gizlisi saklısı kalmadı, düpedüz kıskanıyorum herifi. Dün akşam
da birlikte çıktılar. İster misin… ister misin biz uzaktan meltem vuralım
derken, kasırga gibi essin de bu herif… Selma da kırıştıracak ki böyle,
bizim samanlığa “dann” ede. Fikretmiş ya da bir başkasıymış, önemli değil.
Önemli olan, biz böyle sevda falan filan diyerek kanat çırpıştırırken daha,
Selma pırrr…


Fikret’in Selma’ya neler dediğini çözmeğe çalışıyordum ve gittikçe
çoğalıyordu kıskançlık. Ve büyüyordu sıkıntı. Kapının buzlu camında önce
gölgesi göründü kadının. Kısa ve çıkıntılı gölgesi… Benim gibi olan
gölgesi…

Başıma gelecekler, başıma gelecekler ve çekeceklerim, çekeceklerim
ve katlanacaklarım, bunun sezgisi ve sızıltısı çaresizliğin… Büzüldüm.
Sanki… sanki ellerimle başımı korumak istiyordum ve “Ne yapıyorsun ulan!”
diye de kızıyordum korkaklığıma. Ve Selma’nın yüzüne yerleşen o fırsat
düşkünlüğü… “Baak, kim geldi…” Bu bakış değil beni yıldıran. “Şimdi şenlik
başlıyor…” benzeri bir şeyler demesi Fikret’e. Ve Fikret’in köpüren
arsızlığı… Hadi, Selma kendisine tutulduk diye bozulmuştur ve bizden yaka
silkmiştir Fikret’e. O da: “Sen izin ver, onun kamburunu ezeyim ben…”
demiştir. Neyse ne, ama kadının suçu nedir? Sakatlığının bana benzemesi mi?
Altmış yaşlarında bir kadındır. Alıngan, küskün ve yenilgin ve yaşanmamış bir
altmış yılın sonunda, kimbilir, belki kızdır daha. Ve belki daha da umut
kesmemiştir, kimbilir… Böyle her yede alaylanmaya alışmıştır diyelim, yine
de, yüzüne gülünecek bir neden bulamaz da ortalıkta, can sıkıntısının büyüğü
gelir, bezginliktir. “Bunu size mi vereceğim?” dedi Selma’ya.
Selma: “Baya verin…” dedi. Ve güldü.


Kadın, benden yana yöneldi ve anladı. Orada utanmaz sıkılmaz dönen
alayı anladı ve duraladı, kaldı. Sonra yürüdü küçük adımlarla. Sessizlik aktı,
yayıldı, koyulaştı sessizlik. Ben yitmişim artık. Ben, dokunulsa ağlarım
şimdi. Usanç dolu bakıyorum Selma’ya: “Yalvarırım… Yetişir… Yetişir
n’olursun!..” Hani bir bağırmadığım, bir bu eksik hani… Dudaklarında o
gittikçe çirkinleşen gülücük ve bende bir dert, bir yürek sızısı… Ben nasıl,
-ama nasıl- bu hoppa zıppa kıza, bu kendini beğenmişe, bu kendini bi bok
bellemişe nasıl oldu da… nasıl? Sanki neyin öcünü alıyorsa, neyin acısını
çıkarıyorsa sanki… “Hah, işte sana göre biri, kaçırma, tavla karıyı…”
Selma mı, sevdiğim kız bu mu?.. Kadın karşımda duruyor ve bir şey demiyor.
Benim kendime gelmemi, dokunulmadan kendime gelmemi beklermiş gibi…
Sessizliğe şaşmıştır, “yahu neler oluyor” gibilerden başını kaldırıyor Mithat
Bey ve gözlüğünü düşürüp burnuna, bakıyor. Yüzünde yine o çok bilmişlikten,
yine o çok görmüş geçirmişlikten yama. Fikret, el cepte, başarmış koutanlığı
bürünmüş, keyfi kirt… Nesrin, çekmecede bir şey aranırmış gibi ya, ne de
olsa sever sinemayı ve fotoromanı. Cengiz, o sevmez mi leblebi çekirdeği ve
keçiboynuzunu?.. Sanki bunlar, günlerce bana diş bilemişler de sanki,
kötülüklerini ve zehirlerini şimdi hep birlikte ve kol kola ve yüzlerinde o
kasılmalarıyla ve ummadığım ve buncasını beklemediğim çirkinliklerini ve yürek
buran bilmediğim o şeyleri ve insanlık dışında her şeylerini kusanlar… Ve
kin… Ey kin!.. Bu kin bana neler işletmez?.. Öfke ve hınç… “Ulan ne demeye
renk veriyorsun bu pezevenklere?..” Kin, ey kin!.. Ve ezilmişliğin buruk tadı.
Ve yenilginin boşa giden ter kokusu. Kadının o taşlaşmış duruşu ve ellerimi
masanın üstüne bile çıkaramayışım benim.
Cengiz, hesap makinesini çınlatıyor ve bölünüyor sessizlik. Bu,
ötekilere de “hadi işinize bakın” gibi geliyor belki. Bir şey yokmuşluğu
seçiyr Nesrin. Bir sigara yakıyor, pencereye dönüyor Mithat Bey. Sanki beni
bağışlarmış gibilerden bir ıslık tutturuyor Fikret. Ama Selma… Yani
sevdiğim… Yücelttiğim yani… Ben bunca düşmanlığı ne yaptım da kazandım?
“Bunu size verecekmişim..” dedi kadın.


Kağıdı aldım, sandalye gösterdim: “Evet, şöyle oturun biraz..”
İki tenekenin birbirine sürtüşmesi gibi bir şeydi sesim, ürktüm. Kadın
oturmadı. “Yok, böyle daha iyi..” dedi.
“Adınız nedir efendim?” dedim. “Selma” dedi.
Ve Selma’nın ağzından bir çığlığı andırır gülüşü yırtındı odada. Kadın
döndü: “Şıllık!” dedi Selma’ya.
“Ağzını topla..” dedi kadın Fikret ve ellerini beline koydu. Ben,
Fikret’in bir yerine indirmek için kağıt deleceğini kestirdim gözüme. Selma
gülmeyi bıraktı, kızardı. Ama yoktu, pişmanlık yoktu gözlerinde. Ve
kulaklarımda bir uğultudur başladı. Yeryüzünün ve yeraltının bildiğim ve
bilmediğim türlerinden milyonlarca kurt, kulaklarımı içten kemiriyor sanki.
Sonra bir telaş aldı beni, bir pislik çıkmadan, daha da beter bir pislik
çıkmadan, şu kadını bir savayım da hele…
“Buyrun, yandaki odada Ali Bey var…” dedim. “Ona vereceksiniz…”
Durdu, sanki bir şey diyecek, “Ne yapalım, aldırma…” diyeceksanki…
“Teşekkür ederim oğlum…” dedi. Döndü geriye, odadakilere göz
gezdirdi bir, yürüdü ağır ağır ve kapıyı çarptı büyük bir gürültüyle.
Selma gülmeğe başladı yeniden. Bir titreme sardı beni. Ter birikti
alnımda. Sigara mı, aman, ellerim nasıl da titriyordu.
“Eveet, günlerden bir gün, Edi ile Büdü…” dedi Fikret.
“Fikret!” diye atıldı Cengiz. “Rica ederim, kes şimdi…”
“Sana n’oluyor?..” dedi Selma. “Masal anlatmak da yasak değil a…”
Cengiz bir büyük öfkeyle fırladı yerinden:
“Ben şimdi sizin masalınızı…”
“Dur Cengiz…” dedim, önüne çıktım. “Bırak, anlatsın… Selma Hanımın
pek hoşuna gitmiş, eğlenceli bir şey olsa gerek…” Sonra Mithat Beye:
“Benim bir işim vardı…” dedim. “Bir saat sonra gelirim.”
Ve çıktım dışarı. Ve güneş delirticiydi. Ve yüzüm yeşildi sanırım.

Necati Tosuner, Kambur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s