özgür mutfak

Entries categorized as ‘Kitap’

Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz

March 7, 2009 · Leave a Comment

Ahmet Kaya ‘nın unutulmaz yorumu ile hatırlıyorum.

Lili Marlen Türküsü

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler
Zagrep radyosunda Lilimarlen türküsü.
Siperden sipere ateş tokuşturanlar
Karanlıkta dem tutan ishak kuşu.

Biz insanlar, dünyalılar yemin ettik imanımız var
Hürriyet için, hürriyet aşkına
Savulacak dönem
Savulacak düşman
Dehrin cefasını çektik
Sefasını süreceğiz.

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler
Zagrep radyosunda Lilimarlen türküsü
Dost ağlar karanfilim, dost ağlar karanfilim
Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz

Atilla İlhan

Categories: Alıntılar · Atilla İlhan · Haberler · Kitap · Kişiler · Müzik · Türkiye · Yasaklar · _Özgür Mutfak · güncel · sanat · Şiir · şarkı sözleri
Tagged: ,

Kasabanın en güzel kızı

July 1, 2007 · 7 Comments

İçki içmek

“Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”

Charles Bukowski

bukowski

Avi Pardo, “Charles Bukowski Üzerine”, s. 7-11

Amerikan şairi, romancısı ve öykü yazarı kendini şöyle anlatıyor: “Andernach, Almanya doğumluyum. Babam işgal ordusunda asker, annem Alman’dı. İki yaşımda Amerika’ya getirildim. Kısa bir süre sonra Los Angeles’a taşındık. Hayatım bu şehirde geçti. İki sene Los Angeles City College’a devam ettim ancak kendi kendimi eğittiğimi söylemek daha doğru olur. Okuldan hemen sonra ülkeyi dolaşmaya başladım. Geçimimi ikinci sınıf işler yaparak sağladım; kapıcı, benzin istasyonunda pompacı, bekçi, bulaşıkçı, yükleme memuru, fabrika işçisi, ustabaşı, park kâhyası. Ayrıca bisküvi fabrikası, floresan fabrikası, tren yolları ve mezbahada çalıştım. Şehirlerin çoğunu gördüm ve yüze yakın işe girip çıktım. Yazmaya çalışırken ölümüne açlık çektim. Günde bir çikolatayla yetinerek haftada üç dört öykü yazmaya çalışıyordum. Çoğu zaman daktilom yoktu. El yazısıyla yazdıklarımı Atlantic Monthly, Harper’s ve New Yorker dergilerine postaladım. Hepsi geri geldi.
“Nihayet 24 yaşımda, bir öyküm Whit Burnett’ın çıkardığı Story dergisinde basıldı. Ardından Portfolio dergisinde bir tane daha. Her zamankinden fazla içmeye başlamıştım, sonraları yazmayı kesip sadece içtim. Bu on yıl sürdü. Benim kadar ümitsiz olan kadınlarla geçirdiğim on yıl. Şiddetli bir iç kanama sonucu kendimi Los Angeles hastanesinin düşkünler koğuşunda buldum. On iki şişe kan, on iki şişe glikoz verildi. Ameliyat olmayı reddettim. ‘Ameliyat olmazsan ölürsün,’ dediler. ‘Bir kadeh bile seni öldürür,’ dediler. Bana çifte yalan söylediler.
“Hastaneden çıkınca iş ve kalacak bir yer ayarlamayı başardım. Her akşam iş çıkışı eve dönüp tonlarla bira içip şiir yazmaya başladım. İki haftada 60 kadar şiir yazmıştım ama onları ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elime şiir dergilerinin bir listesi geçti. İçlerinden biri Wheeler, Texas bölgesindendi. Tamam, asmalar içinde bir villada yaşayan, kanarya yetiştiren yaşlı bir kadının çıkardığı o tür dergilerden biri olsa gerek, bu şiirler onun panikmetre ibresini zıplatır diye düşündüm. Şiirleri postalayıp aklımdan sildim. Dahi olduğumu ilan eden övgü dolu şişkin bir mektup aldım. İşler iyiye gidiyordu. Yanıtladım. Harlequin dergisi bir sayısını tümüyle benim şiirlerime ayırdı. Yazışmaya devam ettik. Beni ziyarete geldi. Oldukça çekici, sarışın bir kızdı. Evlendik ve Texas’a gittik. Milyoner bir ailenin kızı olduğunu orada öğrendim. Evliliğimiz iki buçuk yıl sürdü.

bukowski
“Yazmaya devam ettim, şanslıydım. Tekrar öykü yazmaya bile başlamıştım. Çoğu Evergreen Review dergisinde yayımlandı. Şiir kitaplarım çıkmaya başladı, senede bir gibi. Bir yeraltı gazetesinde “Notes of a Dirty Old Man” başlığı altında yazmaya başladım. Open City gazetesinde başlayan bu yazılar daha sonra Note Express ve L.A. Free Press’te sürdü. Bu öyküler sonradan Black Sparrow ve City Lights tarafından kitap olarak basıldı. Elli yaşında çalışmayı bıraktım (başkası hesabına çalışmayı) ve ilk romanımı yazdım. Post Office. 20 şişe viski, 210 şişe bira ve 80 puro tüketerek, 20 gecede. Black Sparrow yayımladı. O günden beri yazarak geçiniyorum. Black Sparrow yayınevinden John Martin’in büyük yardımı dokundu. Hayatımın sonuna kadar tek satır yazmasam da ayda 100 dolar vaat etti. Hangi yazarın böyle bir şansı olmuştur?
“Geçmiş yüzyıllarda yazılanlar beni pek açmadı; aşırı ciddi ve resmi buldum. Birkaç istisna dışında yapaylığa çok yakın. Bu bana devam etme gücü verdi. Celine’in Gece’nin Sonuna Yolculuk kitabını severim, Hemingway’in ilk dönemi, Villon, Neruda, Salinger, Knut Hamsun’un tüm yazıları ve Fedor Dos. Bunların dışında pek bir şey yok. Yazmayı sürdürüyorum. Çoğunluk underground ve pek zengin değil. Olması gerektiği gibi. Haftada bir-iki, at yarışlarına giderim. Klasik müzik (Stravinsky ve Mahler) ve birayı severim. Romantik ve duygusalım. Boks maçlarından tat alırım ve hayatıma giren kadınlardan birkaçı beni bulutların üstüne çıkarmayı başardı.
“Hakkımda yazılanlara gelince, bazı tanıtma yazıları, makaleler, bir kitap ve bibliyografi sayılabilir; ancak onlar bu duvarın arkasındaki dolapta bir yerdeler ve şimdi gidip ararsam terler, sıkılırım. Siz de bunu istemezsiniz biliyorum. Sağolun. Ayrıca daktilo ve imla yanlışları için özür dilerim. İkisine de hiçbir zaman fazla ilgi duyamadım.”

Bukowski 1960′larda yeraltı edebiyatının kahramanlarından biri olarak sivrilmeye başlar. 1964 yılında Kenneth Rexroth kendisini önemli ve marjinal bir şair olarak tanımlar. 1966 yılında New Orleans’ın Outsider (Yabancı) dergisince “yılın yabancı şairi” seçilir. Bukowski’nin sürekli aşağıladığı edebi çevreler giderek onu kabullenmeye başlarlar. Hugh Fox’ın hayranlık dolu eleştirel biyografisine de konu olmuş, Fransa’da Sartre ve Genet şiirlerini coşkuyla övmüşlerdir.
Önceleri şair olarak dikkati çeker. Dabney Stuart enerjik, sert ve insanın iç dengesini altüst eden şiirlerinin güçlü bir kendini ifade etme dürtüsünden kaynaklandığını söyler ve bu şiirleri Bukowski’nin hayatını, aklını yok olmaktan kurtarmak için savaştığı birer savaş alanına benzetir. Kelimeler, zekâ ve hüzün kullandığı silahlardır. Hugh Fox, Bukowski’nin karanlık ve olumsuz dünya görüşünden söz eder biyografisinde. Günden güne tekrarlanan, çirkini, yıkılmışı, parçalanmışı arayan, kurtuluş için hiçbir ümit (ya da istek) beslemeyen dünya görüşü. Gerçekten de ayyaşlar, kaçıklar, kumarbazlar, düzenbazlar şiirlerinde hep kutsadığı insanlardır. Eleştirmenler tarafından daha ciddiye alınan öykülerinin kahramanları da bu karakterlerdir.
İlk romanı Post Office, Los Angeles postanesindeki yorucu işini sürdürdüğü yıllarını anlatır – despot amirler, alabildiğine içmek, kolay seks, özellikle at yarışlarına yapılan kaçamaklar çok ustaca yazılmıştır. Cesur, akıcı ve katılırcasına güldüren bir kitap. Bütününü parçalarının toplamından daha iyi kılabilecek bağlantılardan yoksun olmakla birlikte bu serserinin anıları zevkle okunur. Bu kötü talihli adamın hikâyesi Factotum (1976) ile devam eder. Bu kez Bukowski, Henry Chinaski’nin kişiliğine bürünür ve kendini daha ilk cümlelerinde büyük Amerikan şehirlerinde berbat işler yaparak yaşamayı kariyer edinmiş, kafasının dikine giden, pejmürde biri olarak tanıtır. Bu duygusal, şaşırtıcı ve hareketli anlatım, edebi kalıplara ters düşen biçemiyle Bukowski’nin ilk yazılarındaki anlatımından daha başarılıdır.
Bukowski anarşist bir satir anlayışı ile, içen, küfreden, partilerde kafayı bulup kadınların ırzına geçmeye yeltenen, uçaklarda etrafına rahatsızlık veren, şiir dinletilerinde rezalet çıkaran biri olarak yazdığında formunun zirvesindedir. Yaşlı ve maço sanatçı imajına olan tüm düşkünlüğüne rağmen aslında duygusal ve yumuşak biridir. Bunun da yazılarına katkısı olumludur.
Yazarın geçirdiği sayısız basur ameliyatlarını konu alan All the Assholes in the World and Mine (Dünyanın Tüm Göt Delikleri ve Benimki) adlı bir kitabı vardır. Hugh Fox kendisini “kırık dökük, erimekte olan ve her an düşüp bayılabilecekmiş izlenimini uyandıran biri” olarak tanımlar. Ancak “düşüncelerinde mutlak bir berraklık ve kontrol” olduğunu ilave eder.
Öylesine cesur, iyi niyetli, kalender biridir ki, Donald Newlove Village Voice dergisinde onun için “Tanıdığım sevilen tek yeraltı şairi,” demiştir.
Yazarın Barbara Fry ile 1955 yılında yaptığı evliliğinden Marina Louise adında bir kızı vardır.
Bu tanıtma yazısını Bukowski’nin içki üstüne düşünceleriyle kapatmak yerinde olur: “Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”

Metis Edebiyat

http://www.metiskitap.com

bukowski

Categories: Alıntılar · Charles Bukowski · Edebiyat · Kitap · Kişiler · sanat
Tagged:

Ömür Biter İstanbul Bitmez

April 19, 2007 · Leave a Comment

İki İstanbul aşığı, birisi tarihci birisi şair

Rüknü Özkök ve Eray Canberk’den güzel ve her İstanbul dostunun edinmesi gereken bir kitap.

bildiğim kadarıyla yeni baskısıda geliyor.

obib1.jpg

Ömür Biter İstanbul Bitmez

İstanbul çelişkiler şehridir. İstanbul’da Altın Kapı da var, Zindan Kapı da. İstanbul’da “karı dırdırından” ölen adamın mezarı da vardır, kocasının ölümü üzerine duyduğu üzüntüden ölen hanımın mezarı da.

Binlerce yıllık İstanbul bir tanedir ama birçok adı, birçok öyküsü vardır.

Çatladıkapı neresi? Peşkeş Kapısı nerede? Bekri Mustafa ne zaman yaşamış? İstanbul’un orta yeri nerede? Camiye giriş ücreti ödenerek dinlenen mevlut, tarikat üyelerinin çile çekmek için girdikleri çilehaneler, sarnıç cadıları, Bizans’ın mahzenleri, Osmanlı’nın sarayları…

Değil gezmek, anlatmak; “Ömür biter İstanbul bitmez!”

Eray Canberk, Rüknü Özkök

sipariş etmek için

www.pandora.com.tr

http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=124661

Yayıncı

Heyamola yayınları

http://www.e-heyamola.com/asp/show_stock.asp?product=9756121017

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Gezi · Kitap · Tarih · Türkiye · _Özgür Mutfak · sanat · Ömür biter, İstanbul bitmez · İstanbul
Tagged: , , , , ,

Ömür biter İstanbul bitmez … (İZ TV)

April 18, 2007 · Leave a Comment

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Gezi · Kitap · Kişiler · Tarih · Türkiye · sanat · Ömür biter, İstanbul bitmez · İstanbul
Tagged: ,

Ayrı düşmüsüz yanyana

April 17, 2007 · Leave a Comment

Ortaçgil, Türk pop müziğinin yarım yüzyıla yaklaşan tarihi içinde özel bir yere sahiptir. 1974 yılında yayımlanan ilk albümü ‘Benimle Oynar mısın’, pop geleneğinin temel albümlerinden biri oldu. Hatta en önemlisi de denilebilir. Bülent Ortaçgil ‘i anlatan eşsiz bir kitap.

Bülent Ortaçgil

Ortaçgil, Türk pop müziğinin yarım yüzyıla yaklaşan tarihi içinde özel bir yere sahiptir. 1974 yılında yayımlanan ilk albümü ‘Benimle Oynar mısın’, pop geleneğinin temel albümlerinden biri oldu. Hatta en önemlisi de denilebilir.
O güne kadarki Türk pop serüveninin iki temel çizgisi olan Aranjman ve Anadolu Pop türlerine eklemlenemeyen belkide ilk albüm.

Kahyaoğlu, bu tezden hareketle, Ortaçgil’in bugüne kadar süren müzik yolculuğunu ayrıntılarıyla incelerken, aynı zamanda Türkiye’deki popüler ve pop müzik tarihinin de genel hatlarıyla panoramasını çiziyor. Ama, Ortaçgil’in özel hayatı ve müzik uğraşlarını merak edenler bu çalışmada sayısız ayrıntıyla karşılaşacaklar…

Türkiye’de pop ve popüler müziğe dair örneğine az rastlanan çalışmalardan biri olan bu kitap bir biyografi kitabı değil, yarım yüzyıllık bir serüvenin tarihi olarak tanımlanabilir.

Yazar : Orhan Kahyaoğlu

Yayınevi : Chivi yayınları

sipariş için

http://dukkan.dharma.com.tr/V1/Pg/BookDetail/Number/1969

Categories: Alıntılar · Bülent Ortaçgil · Kitap · Müzik · Türkçe pop
Tagged: , ,

İstanbul da bitmez, kitapları da!

April 16, 2007 · Leave a Comment

Sadece İstanbul’ daki dikilitaşları ele alan bir kitap yazabilirsiniz. Dikilitaş’ ın, Yılanlı Sütun’ un, Çemberlitaş’ ın, Örme Sütun’ un, Arcadius Sütunu’ nun öykülerini nerelerden gelip İstanbul’ a mâl olduklarını araştırıp bir, “İstanbul sütunları kitabı” yazabilirsiniz…
Ya da sadece İstanbul camilerini…
Medreselerini…
Kiliselerini…
Su yapılarını…
Saraylarını…

obib2.jpg

İstanbul da bitmez, kitapları da!
Barış Avşar
Sadece İstanbul’ daki dikilitaşları ele alan bir kitap yazabilirsiniz. Dikilitaş’ ın, Yılanlı Sütun’ un, Çemberlitaş’ ın, Örme Sütun’ un, Arcadius Sütunu’ nun öykülerini nerelerden gelip İstanbul’ a mâl olduklarını araştırıp bir, “İstanbul sütunları kitabı” yazabilirsiniz…
Ya da sadece İstanbul camilerini…
Medreselerini…
Kiliselerini…
Su yapılarını…
Saraylarını…
Böyle uzayıp gider uzun bir liste. İstanbul’ da hepsi vardır, İstanbul hepsiyle vardır. Hepsine birden bir tek kitabın çerçevesi içinde değinmek, hepsini anlatmaya çalışmak da belalı iştir. Şehri hangi plana göre gezeceksin, gördüklerinin hangilerini uzun uzun anlatacaksın, hangisinin üzerinde çok durmayacaksın? Bu konularda seçim yaparken içinizde bir “İstanbul muhasebesi” yapmaktasınızdır, hayatınızın belli bir dönemini geçirdiğiniz şehrin sizin için daha başka olan yanları vardır, onları kayırmamak için kendinizi gemlersiniz…
Eray Canberk ve Rüknü Özkök öğrencilik yıllarından başlayan 40 yıllık arkadaşlıklarını, bir “İstanbul kitabı” hazırlamak için kullanmışlar. Sözünü ettiğimiz zorlu işleri bir edebiyatçı-tarihçi dayanışması yaratarak, birlikte aşmaya çalışmışlar. Gezdikçe daha başa çıkılmaz gibi görünen İstanbul’u “gemlemek” için şehrin sur içindeki bölümüyle sınırlamışlar kendilerini ve Sultanahmet’ ten başlayıp Koca Mustafapaşa’ dan çıkmışlar.
Sonuçta ortaya İstanbul’ un sadece tarihini değil edebiyatını da anlattıkları bir kitap çıkmış ortaya: “Ömür Biter İstanbul Bitmez…”

obib1.jpg

Kitap İstanbul üzerine eksiksiz bir “bilgi” kitabı değil. Kapağında yazıldığı üzere bir “gezi-tarih” kitabı. 2003 İstanbul’ unda dere tepe dolaşan iki arkadaşın birbirlerine anlattıklarına tanık oluyoruz.
İnşa öyküleri
Görkemli yapıların inşa öyküleri de var içinde, Haçlıların işgalinin yarattığı tahribat da, padişah hikayeleri de, “Buyrun cenaze namazına” gibi dilimize yerleşmiş kimi deyimlerin ortaya çıkış hikayeleri de… Hatta artık mevcut olmayan fakat uzun süre İstanbul silüetinde yer tutmuş eserleri bile anlatmış Özkök ve Canberk.
Heyamola Yayınları’ nın geçen mayıs ayında yayınladığı kitapta, bu zorlu işi başarıyla tamamladıklarını söyleyelim. Ancak, bizce eserlerin korunmasına ve yaşatılmasına ilişkin öneriler getirme konusunda kendilerini epeyce tutmuş yazarlarımız.
Örneğin Sultanahmet Adliyesi’ nin otoparkında bulunan ve Bizans sanatının en üst düzey örneği olduğu halde ziyaret edilemeyen Eufemia Martiri’ nin ya da yüzyıllardır açık havada yıpranmış Yılanlı Sütun’ un durumlarını değiştirmek için yapılabileceklere çok değinmemişler. Ama tek tek eserler için böyle bir yönteme kitap boyunca pek başvurmasalar da, en sonda bunu “toptan” yapmışlar: Yollarla, geçitlerle, tünellerle kazılıp her gün biraz daha büyüyen şehrin hayhuyundan kurtulmuş, bütün olarak ve bizzat halk tarafından korunan bir “suriçi” dilemişler. Eğer bu dileğin gerekleri bir gün yerine getirilebilirse İstanbul için yapılmış en hayırlı iş olacak şüphesiz!
Tabii o noktaya gelinmesi için İstanbul üzerine daha çok ve çeşitli çalışmaların arkasının kesilmemesi şart…
“Ömür Biter İstanbul Bitmez”; Eray Canberk, Rüknü Özkök; Gezi-Tarih, Heyamola Yayınları

http://www.evrensel.net/05/08/18/kultur.html#3 adresinden alıntıdır.

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Gezi · Kitap · Tarih · Türkiye · _Özgür Mutfak · sanat · Ömür biter, İstanbul bitmez · İstanbul
Tagged: , ,

“İstanbul Sözlüğü”ne Madde Yazar mıydınız?

April 15, 2007 · Leave a Comment

“Gazete İstanbul”, İnternet üzerinden, İstanbul’la ilgili görüşlerin yazıldığı maddelerden oluşacak ve 1 milyon maddeyle 2010′a kadar tamamlanacak İstanbul Sözlüğü’nü katkılarınıza açtı!

http://www.gazeteistanbul.com/index.aspx

istanbul

03 Mart 2007
“İstanbul Sözlüğü”ne Madde Yazar mıydınız?

“Gazete İstanbul”, İnternet üzerinden, İstanbul’la ilgili görüşlerin yazıldığı maddelerden oluşacak ve 1 milyon maddeyle 2010′a kadar tamamlanacak İstanbul Sözlüğü’nü katkılarınıza açtı!

Bugünkü Cumhuriyet Hafta Sonu eki’nde Zuhal Aytolun’un haberi:

İstanbul böyle bir sözlük görmedi

Öznel olması dolayısıyla canlı ve yaşayan bu İstanbul sözlüğünün örneği, dünyada başka hiçbir kentte yok…

Doğal ve tarihi güzellikleriyle, özgürlük çağrışımıyla hem çok kalabalık olabilen hem de yalnızlığın en derinlerde yaşanabileceği bir kent İstanbul. Adına şarkılar, şiirler, romanlar yazılan bu kentte, örneği pek fazla olmayan tek kişilik bankla da izlenebilir şehrin güzellikleri, kalabalık mı kalabalık İstiklal Caddesi’nde de… Doğal güzellikleri gün geçtikçe tahribe uğrayan, ama yine de yaşayanlara ihanet etmeyen, trafiğiyle ve karmaşasıyla yoran ama kendisine de aşık eden bu kent, milyonlarca hayat hikayesi barındırıyor içinde… İstanbul’u farklı algılayışlarla yaşayanların ağzından, kaç hikaye, kaç anı dinleyebilir insan, kimbilir? İşte bu sorulardan yola çıkarak, 2010′a kadar 1 milyon maddelik canlı bir İstanbul sözlüğü oluşturmak için çıkmış yola bir kaç idealist ve İstanbulsever. Proje Koordinatörü Ömer Asan sözlüğün ortaya çıkış sürecini şöyle anlatıyor:

“İstanbul sözlüğünü, canlı sözlük yapabilir miyiz düşüncesiyle başladık çalışmaya. Şöyle ki; her isteyen İstanbulla ilgili bir madde yazsın, görüşünü belirtsin ve içine kendisini de katsın, daha sonra eklenecek maddelerde de aynı üslup devam etsin istedik. Bir nevi sözlü tarihi, canlı sözlüğe çevirebilir miyiz düşüncesi bizi harekete geçirdi.”

Asan “İstanbul Sözlüğü”nü yayına açmadan önce neler yapıldığını şöyle anlatmış Aytolun’a:

“Kentlerin sözlükleri var mı diye çok araştırdık ancak bu kadar kapsamlı bir çalışmaya rastlamadık. Hiçbir kentin böyle bir sözlüğü yok. Hazırlanacak İstanbul sözlüğünün önemli bir diğer özelliği de dünyada ilk oluşu. Hedef öncelikle 2010. Ancak yetişmezse de yüzbinlerce maddenin olduğu bir sözlük çıkacak ve yine de internetten maddelerin kaydına devam edilecek. ‘2010 Kültür Başkenti İstanbul’ için de başvuru kitabı olması özelliği taşıyacak. Sadece yazılar değil, fotoğraflar da gönderilebiliyor. ‘Yaz gönder çek gönder’ linkine İstanbul fotoğraflarını göndermek yeterli.”

Bu Sözlük, proje sahiplerinin İstanbulla ilgili ilk çalışması değil. Daha önce, E-Heyamola’dan Heyamola Yayınları olarak “Ömür Biter İstanbul Bitmez” adında bir kitap hazırlamışlar. Eray Canberk ve Rüknü Özkök , İstanbul sokaklarını tek tek gezerek, kaldırım taşları, çeşmeleri ve evleriyle İstanbul’u yazmış.

obib1.jpg

Benim bu kente bir borcum var!

35 yıldır yaşadığı İstanbul’u, küreselleşmenin başkenti olarak tanımlıyan Asan: “Buraya gelen her şey, Türkiye’nin dört bir yanına yayılıyor ve kullanılıyor, o da yetmiyor, Ortadoğu’ya ve Asya ülkelerine yayılıyor. Çocuk yaşta geldiğim ve yetiştiğim bu kentte, eğer varsa bir birikimim ve şekillenmiş bir kimliğim, bunları bana İstanbul kattı. Bu seçkin kente ne kadar kötülük ettiysek de o bize kötülük etmiyor. Benim bu şehre bir borcum var.”
diyerek “Gazete İstanbul”a nasıl varıldığını anlatmış. Genel Yayın Yönetmenliğini Ethem Yüksel’in yaptığı Gazete İstanbul, gönüllülerden oluşan bir ekip ve elden dağıtımla şu anda sadece Anadolu yakasında dağıtılıyor. Ama Internet üzerinde 24/7 erişime açık!

Biz Armada ekibi olarak İstanbul Sözlüğü’ne ilk olarak “Tarihi Yarımada Yürüyüş Yolları” maddesini ekledik! Siz ne ekleyeceksiniz?

http://www.armadahotel.com.tr/pg/blog/2007/03/istanbul-szlne-madde-yazar-miydiniz.html adresinden alıntıdır.

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Gezi · Internet · Kitap · Tarih · Türkiye · sanat · Ömür biter, İstanbul bitmez · İstanbul
Tagged: , ,

Bir sigara öyküsü

April 13, 2007 · Leave a Comment

bir.jpg

Bir sigara öyküsü

Necati Tosuner öykülerinde hep sancılarını anlattı: “Sancı… Sancı…”, “Kambur” gibi…

Ayça Atikoğlu

Haldun Taner Öykü Ödülü’nün bu yılki sahibi Necati Tosuner.

Necati Tosuner
Dört yaşından bu yana yaşadığı bedensel özrün derin izlerini taşıyan yapıtlarında, yalnızlık, farklılığa isyan, insanlara küskünlük gibi yoğun duyguları,gündelik yaşamın sıradan olgu ve olaylarıyla iç içe işleyen Tosuner’i çoğumuz “Sancı… Sancı” (1977) ile tanıdık.
Geçtiğimiz yıl Yapı Kredi Yayınları yazarın tüm öykülerini “Kambur ve Öncesi”, “Sisli ve Sonrası” olmak üzere iki kitapta topladı.
Necati Tosuner’e Haldun Taner Öykü Ödülünü kazandıran “Armağan” çok yalın, çok sıcak bir öykü. Okurken keyiflenip hemen kahve suyu koyduğunuz cinsten. Bu öyküde de özyaşamsal izlekler olduğu kesin, o kadar ki hep gittiği kahvede buluştuğumuzda etrafıma bakınıp, öyküde göz kırpan ağaç hangisi acaba derken yakalıyorum kendimi. Öyküdeki gibi boşanıp boşanmadığını sormam için ise biraz zaman geçmesi gerekiyor.
“Armağan” bir sigara öyküsü. “Ne iyi etmişim de, sabahlaşım” diye başlıyor. Adının armağan olması ise hüzünlü gördüğü bir gün eşini sevindirmek istemesi ve ona bir armağan olarak sigarayı bırakmasına atfen konulmuş.
“Yaşadıklarından çıkardığı şeyleri yazan birisiyim. Elbette her şeyle kendisini anlatıyor da değilim. Yazarlığa heveslendiğim zamanlara dönersem bunu daha iyi anlatabilirim. O zamanlar 20 yaşlarında toplumun içinde sakat adam diye damgalanmış bir genç olarak bu değer yargılarına karşı koymanın sanki benim için tek yoluymuş gibi yazarlığa heveslendim. Yine de ancak 3. kitabımın adını “Kambur” koyabildim. Yazıyor olabilmek benim için çok önemli bir şeydi, kendimi anlatıyor olmak daha da önemli oldu. Sonra kendimi anlatmakta ısrar eder oldum. Yazmak kendimi tanımada bana epeyce yardımcı oldu. İnsanları anlayabilmede de çok yardımını gördüm. Yine de eziyet veren bir yanı vardı. Yazma sürecinin verdiği eziyetin ötesinde sanki kendimi ameliyat ediyor, sonunda da başarılı bir ameliyattı diye seviniyordum” diye anlatıyor Tosuner yazma serüvenini.
Kendisini üretken değil tembel bir yazar olarak tanımlıyor.
Uzun yıllar reklamcılık alanında çalışan Tosuner geçen yıl Manajans’tan emekli olmuş, öyküye daha çok zaman ayırabilmek için.
“İyi de oldu” diyor “yoksa bu öyküyü yazamazdım.”
Öykülerindeki sadeliği makasıyla açıklıyor: “Her yazarın kalemi gibi bir de makası olmalı, kesip atmak için. Ben o sadeliğe ulaşabilmek için çok şey attım” diyor.
Yeni neslin hedonist sloganlarını hatırlatıp kendi neslinin acıyı yücellttiğini söylüyorum, “sancı”yı sevdiğini itiraf ediyor: “Sancılı olması belki iyi, olmasaydı sanırım yazar olamazdım. Acı çekmenin zevkine ulaşmak gibi bir başarıyı kendime gösterdim. Belki çok Schopenhauer falan olması da etkilemiştir” diyor.
Necati Tosuner Kadıköylü, edebiyatçı geleneğini sürdüren bir ekipten.
“Son iki yıldır Bostancı’da oturuyorum. Bostancı’dakilerin büyük çoğunluğu emekli. Ben de emekli olunca aralarında bana bir yer verdiler. İki ayrı toplantı oluyor. Salı günleri Salah Bey ve çevresi Eleştiri Kitabevi’nde toplanıyor. Herkes şiirini okuyor, Salah Bey dalga geçiyor. Ben öykü yazdığım için bir şey okuyamıyorum. Perşembe günü de aynı kitabevinde Türk Dili Dergisi yazarları toplanıyor” diye anlatıyor.
Kendisini yazar değil edebiyatçı olarak tanımlıyor.
Tüm sancılarına rağmen edebi olduğu için ne kadar şanslı olduğunu bilmiyor.

http://www.milliyet.com.tr/1997/05/12/sanat/bir.html adresinden alıntıdır.

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Kitap · Kişiler · Necati Tosuner · sanat
Tagged:

Edi ile Büdü (Necati Tosuner)

April 12, 2007 · Leave a Comment

Sevdadır, ben bu sevdaya nasıl dayanırım?
Saklamak gereksiz, seviyorum. Yani seviyorum bile… Evet, unutacağız.
Unutacağız, onu sevdiğimizi ve daha birçok şeyi… Yaşanması gerekli, ama yaşanamamış birçok şeyi unutacağız.

Edi ile Büdü

Necati Tosuner

Dondurmacının köşede onu beklemek için oyalandığımı sanmıyorum. Hadi, bunu düşünerek evden erken çıkmış olmayayım da, da olmuştayken aklıma gelmiş olsun. Ya da “Ben şu köşede inivereyim…” demiş bulunayım. Ve diyelim meraketmişizdir de, bir dondurma makinesinin nasıl işlediğine bakmış kalmışızdır.
Üstelik… canım bekledik de, ayıp bir iş mi işledik? O, yüreğimi delirtenadımlarla gelecektir. Ben, pek ilgisiz bir şeye -sözgelimi, direkteki, “Biçki
Dikiş”in nerede iyi ve ucuz öğretildiği duyurusuna- bakarmış görünerekten,
“Oo, merhaba!..” gibi, “Günaydın Selma Hanım…” falan gibi bir şey diyeceğim.Ve işyerine giden yokuşu birlikte çıkacağız. Artık havaların iyiden iyiye
düzeldiği ya da falan gün filanın şunu şunu dediği gibilerden bir iki şey dekonuşacağız belki. Hepsi budur.


Gönül yollarını sevda tuttu, bundan mı korkuyorum? Geldi gönlün kapısına dayandı, bundan mı korkuyorum? Varsın gelsin, hoş gelir, safa gelir.
Varsın gönlün kapısında dayansın sevda… Açıl susam açıl, açılır mı? Açılırsa ne eder, ne işlerim? Ve gönlümün pası tutmuş, yosun tutmuş kapısına,
usanmaksızın iner bir koçbaşı… Her an bir çivi, bir tahta parçası, bir gıcırtı, bir gıcırtı daha…

Sevdadır, ben bu sevdaya nasıl dayanırım?
Saklamak gereksiz, seviyorum. Yani seviyorum bile… Evet, unutacağız.
Unutacağız, onu sevdiğimizi ve daha birçok şeyi… Yaşanması gerekli, ama yaşanamamış birçok şeyi unutacağız. Keşke söylemeseydim, Cengiz’e de sanki niye söylediysem?.. Nesrin’den gizleyecek değil ya, Nesrin de hemen varmıştır
Selma’ya: “Bu oğlan sana tutkun…” Diyelim, “Yok bee!..” olmuştur Selma’nın karşılığı. Öyledir öyledir… Kimi zaman Nesrin güler şöyle. Selma, “Hay Allah iyiliğini vere…” gibisine bir bakar ona. Sonra bana kaydırırlar bakışlarını,
eririm. Eh, ben de şimdilik iyi oynuyorum tiyatroyu.

Önceleri, belki Selma’nın aklı pek yatmamıştı bu işe. Ama sabahleyin yolunu beklediğimi anlamamış değildir ya… Ve öğle tatilinde Nesrin’e: “Aklı
sıra yolumu bekliyor…” demiştir. “Bu sabah işte… Aman, nasıl canım sıkıldı… Dedim: ‘Bir ders vereyim de şuna…’ Sonra dedim: ‘Günahtır, senden
bulmaya…’ Baştan çıkarmış da değilim ya, ne yapayım?.. Gitsin başkasına tutulsun tutulacaksa… Benden ne ister? Görüyorsun, masasının yanından bile geçmiyorum, hani bir şey sanıp da…” Böyle bir şey demiştir diyelim.

Sevilmekten hoşlanılmaz mı, hoşlanılır. Ama sözkonusu bizsek eğer, bir de Nesrin’in falan ağzından işitirse bunu, bir de yol başlarında kendini bekler
bulursa bizi, demin, hani durup dururken işte, öyle hırslanmasının ve omuz silkmesinin başka ne anlamı olabilir?
Ben o sıra bunları kuruyordum. İkindileyin iş biraz azalmıştı. Boş kalmak bize gelmiyor, sevdalanıyoruz. Ne de kolay sevdalanıyoruz. Ve ne de
güzel… Bunun güzelliğini hiç kimse anlamayacaktır. Ve bunun güzelliğini hiç kimseye anlatmaya gücüm yetmeyecektir benim. Biliyorum, ölçümüzden taşkın bir giysidir sevda bize, akar üstümüzden.

Aksın.

Nesrin Selma’ya birşeyler anlatıyordu ve kuşağının zinciriyle oynuyordu Selma. Mithat Bey, serinlerim diye yakasını açmıştı pencereye karşı, -ki pencereden serinlik değil, bezgin bir sıcak doluyordu içeri. Doğrusu, Mithat Bey de terledi mi, iyi terliyordu ve dikiyordu boyalı gazozu. Hiç de kötü adam değildir ya, onda çoğu aman bir ateştir yükselir. Karşısındakine kendisiyle nasıl da ilgilendiğini belirtmek istermiş gibi bir şey… Hani, biraz gö çıkarır bu. Geçende:
“Ne o, daldın yine…” dedi bana. “Karadeniz’de mi battı, Akdeniz’de mi?..”
Böyle anlarda, yüzüne bir yamadır gelir, yayılır. Aman, her şeyi öyle
de bilir ki… “Nerde olması önemli mi?..” dedim. “Battı ki battı…”
Dudaklarında bir ucuzluk:
“Ee, Selma Hanıma ne dersin bakalım?..” dedi.
Ne mi derdim? Şu hikaye… Birden sıkıntı bastı, kızdım, yıktımüstüne:
“Siz ne derseniz, ben de onu derim Mithat Bey…”
“Yok canım, kızım yerindedir benim…” dedi.
“Hadi hadi…” dedim. “Nikah düşmez mi de?..”
Bir de Selma çıkıp gelmez mi, tut, Mithat Bey artık Amasya’nın elması… Enver, -hiç de sezdirmez ya, iyi akıtır saman altından suyu- Mithat
beyi allar basınca öyle, gitmiş içeri uçurmuş:
“Ali Bey…” demiş. “Senden Selma Hanıma niğkah düşer mi, düşmezmi?..”
“Niye düşmesin ula?..” diye efelenmiş Ali Bey. “Öte bile geçer!..”
Ali Bey en yaşlımız. Kiminde bakarsın en gencimizden de deli fişek…
Şaka kaldırır ya, o ne etse biz de katlanırız artık. Memurluk, -memurculuk- bu yalancı, bu bozdursan üzüm çöpü etmez bürokratlığımız; boyunbağıydı, boyalı ayakkabıydı, imza defteriydi, “beyefendi siz bilirsiniz”di, akşamları biraz erken sıvışmaydı, senin işin az benimki çoktu, ama bu yer benim hakkımdı ve sonra ekmeğinden olma korkularından müdürün dış kapısının gıcırtısı birine gerdan kırıp düğme iliklemeydi, derken; hani hemencecik bir alışkanlığa dönüşüp yerleşmese içimize, çekilmez. Ve Selma, bir güzel koku gibi, uzun karlı kıştan sonra ansızın çıkagelen bir ilkyaz gibi girdi aramıza. Biz, bütün erkek milleti, başından nikah geçmişi geçmemişi, şöyle bir silkindik, dünya vardı. Daha ilk günlerde, hani babasının bilmem falanla arkadaş olduğundan, anasının falancanın hanımıyle bir içtiği suyun ayrı gittiğinden söz açıp gözdağı vermeseydi ortalığa, ikide bir iç geçirmelerimizin nedenini
kendimizden saklayacak değildik ya, yine de, herkes kendi yontulmuşluğuna göre, girişkenliği ve iş becerirliği ölçüsünde, ona giden yolların taşını
toprağını ayıklamağa koyuldu. Kimi kısa saçın ona daha iyi gittiği inceliklerine, kimi yardımsever arkadaş numaralarına yatarken, biz, Ali Beyin
dümen suyunda bir hikaye ettik, batırdık.
Bir Mayıs’ın öncesi mi neydi, Ali Bey:
“Kızım bak hele…” dedi Selma’ya. “Kusura kalma da, bi şey diyecem sana. Ben, bayramdan önce burdaki bayanları hep öperim de hani… Sonra bu da neyin nesi diye şaşmayasın, şimdiden diyim de, ha…”
Selma kızardı mızardı, “Aman bu ne biçim iştir…” falan demeye kalmadı, atıldım ben:
“Ali Bey…” dedim. “Biz bakacak mıyız yani?.. Sen öpersen ben de öperim.”
Ali Bey’den böyle katır tepmeleri çok çıkar, herkes kanıksamıştır ya,
bizden böyle bir iş… başı öne eğik sümüklüden böyle bir iş çıka… Şöyle bir durdular önce, sonra bıraktılar makarayı.
“Valla, ben öyle şeylere gelemem…” dedi Selma. “Daha dün bir, bugün iki… Haniyse herkes sıraya girecek, aa…”
Fikret gösterdi hemen güzel huyunu:
“A, korkutmayın Selma hanımı!..”
Ötekiler de şöylesinden bir çıkıştılar Ali beye. E, kızın babası, falan filan… Bana da “ulan, otur oturduğun yerde” ile “seni gidi seni” arası bir bakıldı. Ben sindim hemen, ama Ali beyde inat mı ararsın, kaldırır omuzlarını, hani diyesi ki: “Ben bilmem… Öperim de öperim…” Sonra akşamleyin Ali Beyaptesini yenilerken, tüydü Selma.
“Yani Ali Bey…” dedim. “Erkeklikte var mı böyle açıkta kalmak?..”
“Ula, hep senin yüzünden değil mi?..” dedi. “Şurda güzel güzel öpecektik kızı, orada sen yırtıktan çıkar gibi çıkman mı?.. Ürküttün tavşanı ki..” “Ne varmış da…” dedim. “Hadi, kurtların yanında kuşlar da geçinir diye güvendik biz, ama senin bunca yılın memurluğuna yakışır mı tavşanı kaçırmak?..”
Böylelikle Selma ile aramızda daha başlamamış her şey kırıldı, koptu.
Diyelim kız öptürse, öper miyiz? Eh, değirmende ağartılmamış saçlarıyla Ali
beyinki şakadır, şöyle bir dokundurur dudağı yanağa, adı öptü. Ya biz? Bir de
kızın orasını burasını tutmağa kalkışıp da üstüne üstlük, -ki, öpmediğimiziyi.
İyi de, öpmüşten de kötüye döndük sonunda. Daha yeni yeni aramız
ısınırken, şimdi de bu Cengiz yok mu?.. İşin yalanı var bütün bunları ben
düzenledim. Cengiz’e söyleyince hemen Nesrin’den Selma’ya ulaşacağını bilmez
miyim, bilirim. Eh, istediğim de budur. Kendisini sevdiğimi öğrenirse,
belki… Ah, ben hep hep böyle sinik… On beşinde “seni seviyorum” diyemedim
bir kıza. On sekizi de bu, yirmisi de bu… Korkarım, hiç bir şey de
değişmeyecek bu gidişle. Karşıdan böyle ona bakıp da neler düşleyeceğim
kimbilir… Sonra toparlayacağım kendimi: “Bu ne halt yemedir ulan!..” Ve
bir sigara daha…


Fikret, Selma’nın gölgesi. Şimdi bilmem ne ayaklarında tavlar ki
kızı… Artık gizlisi saklısı kalmadı, düpedüz kıskanıyorum herifi. Dün akşam
da birlikte çıktılar. İster misin… ister misin biz uzaktan meltem vuralım
derken, kasırga gibi essin de bu herif… Selma da kırıştıracak ki böyle,
bizim samanlığa “dann” ede. Fikretmiş ya da bir başkasıymış, önemli değil.
Önemli olan, biz böyle sevda falan filan diyerek kanat çırpıştırırken daha,
Selma pırrr…


Fikret’in Selma’ya neler dediğini çözmeğe çalışıyordum ve gittikçe
çoğalıyordu kıskançlık. Ve büyüyordu sıkıntı. Kapının buzlu camında önce
gölgesi göründü kadının. Kısa ve çıkıntılı gölgesi… Benim gibi olan
gölgesi…

Başıma gelecekler, başıma gelecekler ve çekeceklerim, çekeceklerim
ve katlanacaklarım, bunun sezgisi ve sızıltısı çaresizliğin… Büzüldüm.
Sanki… sanki ellerimle başımı korumak istiyordum ve “Ne yapıyorsun ulan!”
diye de kızıyordum korkaklığıma. Ve Selma’nın yüzüne yerleşen o fırsat
düşkünlüğü… “Baak, kim geldi…” Bu bakış değil beni yıldıran. “Şimdi şenlik
başlıyor…” benzeri bir şeyler demesi Fikret’e. Ve Fikret’in köpüren
arsızlığı… Hadi, Selma kendisine tutulduk diye bozulmuştur ve bizden yaka
silkmiştir Fikret’e. O da: “Sen izin ver, onun kamburunu ezeyim ben…”
demiştir. Neyse ne, ama kadının suçu nedir? Sakatlığının bana benzemesi mi?
Altmış yaşlarında bir kadındır. Alıngan, küskün ve yenilgin ve yaşanmamış bir
altmış yılın sonunda, kimbilir, belki kızdır daha. Ve belki daha da umut
kesmemiştir, kimbilir… Böyle her yede alaylanmaya alışmıştır diyelim, yine
de, yüzüne gülünecek bir neden bulamaz da ortalıkta, can sıkıntısının büyüğü
gelir, bezginliktir. “Bunu size mi vereceğim?” dedi Selma’ya.
Selma: “Baya verin…” dedi. Ve güldü.


Kadın, benden yana yöneldi ve anladı. Orada utanmaz sıkılmaz dönen
alayı anladı ve duraladı, kaldı. Sonra yürüdü küçük adımlarla. Sessizlik aktı,
yayıldı, koyulaştı sessizlik. Ben yitmişim artık. Ben, dokunulsa ağlarım
şimdi. Usanç dolu bakıyorum Selma’ya: “Yalvarırım… Yetişir… Yetişir
n’olursun!..” Hani bir bağırmadığım, bir bu eksik hani… Dudaklarında o
gittikçe çirkinleşen gülücük ve bende bir dert, bir yürek sızısı… Ben nasıl,
-ama nasıl- bu hoppa zıppa kıza, bu kendini beğenmişe, bu kendini bi bok
bellemişe nasıl oldu da… nasıl? Sanki neyin öcünü alıyorsa, neyin acısını
çıkarıyorsa sanki… “Hah, işte sana göre biri, kaçırma, tavla karıyı…”
Selma mı, sevdiğim kız bu mu?.. Kadın karşımda duruyor ve bir şey demiyor.
Benim kendime gelmemi, dokunulmadan kendime gelmemi beklermiş gibi…
Sessizliğe şaşmıştır, “yahu neler oluyor” gibilerden başını kaldırıyor Mithat
Bey ve gözlüğünü düşürüp burnuna, bakıyor. Yüzünde yine o çok bilmişlikten,
yine o çok görmüş geçirmişlikten yama. Fikret, el cepte, başarmış koutanlığı
bürünmüş, keyfi kirt… Nesrin, çekmecede bir şey aranırmış gibi ya, ne de
olsa sever sinemayı ve fotoromanı. Cengiz, o sevmez mi leblebi çekirdeği ve
keçiboynuzunu?.. Sanki bunlar, günlerce bana diş bilemişler de sanki,
kötülüklerini ve zehirlerini şimdi hep birlikte ve kol kola ve yüzlerinde o
kasılmalarıyla ve ummadığım ve buncasını beklemediğim çirkinliklerini ve yürek
buran bilmediğim o şeyleri ve insanlık dışında her şeylerini kusanlar… Ve
kin… Ey kin!.. Bu kin bana neler işletmez?.. Öfke ve hınç… “Ulan ne demeye
renk veriyorsun bu pezevenklere?..” Kin, ey kin!.. Ve ezilmişliğin buruk tadı.
Ve yenilginin boşa giden ter kokusu. Kadının o taşlaşmış duruşu ve ellerimi
masanın üstüne bile çıkaramayışım benim.
Cengiz, hesap makinesini çınlatıyor ve bölünüyor sessizlik. Bu,
ötekilere de “hadi işinize bakın” gibi geliyor belki. Bir şey yokmuşluğu
seçiyr Nesrin. Bir sigara yakıyor, pencereye dönüyor Mithat Bey. Sanki beni
bağışlarmış gibilerden bir ıslık tutturuyor Fikret. Ama Selma… Yani
sevdiğim… Yücelttiğim yani… Ben bunca düşmanlığı ne yaptım da kazandım?
“Bunu size verecekmişim..” dedi kadın.


Kağıdı aldım, sandalye gösterdim: “Evet, şöyle oturun biraz..”
İki tenekenin birbirine sürtüşmesi gibi bir şeydi sesim, ürktüm. Kadın
oturmadı. “Yok, böyle daha iyi..” dedi.
“Adınız nedir efendim?” dedim. “Selma” dedi.
Ve Selma’nın ağzından bir çığlığı andırır gülüşü yırtındı odada. Kadın
döndü: “Şıllık!” dedi Selma’ya.
“Ağzını topla..” dedi kadın Fikret ve ellerini beline koydu. Ben,
Fikret’in bir yerine indirmek için kağıt deleceğini kestirdim gözüme. Selma
gülmeyi bıraktı, kızardı. Ama yoktu, pişmanlık yoktu gözlerinde. Ve
kulaklarımda bir uğultudur başladı. Yeryüzünün ve yeraltının bildiğim ve
bilmediğim türlerinden milyonlarca kurt, kulaklarımı içten kemiriyor sanki.
Sonra bir telaş aldı beni, bir pislik çıkmadan, daha da beter bir pislik
çıkmadan, şu kadını bir savayım da hele…
“Buyrun, yandaki odada Ali Bey var…” dedim. “Ona vereceksiniz…”
Durdu, sanki bir şey diyecek, “Ne yapalım, aldırma…” diyeceksanki…
“Teşekkür ederim oğlum…” dedi. Döndü geriye, odadakilere göz
gezdirdi bir, yürüdü ağır ağır ve kapıyı çarptı büyük bir gürültüyle.
Selma gülmeğe başladı yeniden. Bir titreme sardı beni. Ter birikti
alnımda. Sigara mı, aman, ellerim nasıl da titriyordu.
“Eveet, günlerden bir gün, Edi ile Büdü…” dedi Fikret.
“Fikret!” diye atıldı Cengiz. “Rica ederim, kes şimdi…”
“Sana n’oluyor?..” dedi Selma. “Masal anlatmak da yasak değil a…”
Cengiz bir büyük öfkeyle fırladı yerinden:
“Ben şimdi sizin masalınızı…”
“Dur Cengiz…” dedim, önüne çıktım. “Bırak, anlatsın… Selma Hanımın
pek hoşuna gitmiş, eğlenceli bir şey olsa gerek…” Sonra Mithat Beye:
“Benim bir işim vardı…” dedim. “Bir saat sonra gelirim.”
Ve çıktım dışarı. Ve güneş delirticiydi. Ve yüzüm yeşildi sanırım.

Necati Tosuner, Kambur.

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Kitap · Necati Tosuner · sanat
Tagged:

Aşk iki kişiliktir

April 9, 2007 · Leave a Comment

Aşk iki kişiliktir

Değişir rüzgarın yönü,
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi,
Boşuna bir liman arar.
Gülüşü bir yabancının,
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir,
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir.

(more…)

Categories: Alıntılar · Ataol Behramoğlu · Edebiyat · Kitap · Kişiler · Türkiye · sanat · Şiir
Tagged: ,

Necati Tosuner

March 24, 2007 · 6 Comments

Doksanlı yılların başında almıştım ilk Necati Tosuner kitabımı. Özgürlük Masalı…

Necati Tosuner

Şimdi kapanan Kemal Sahaf’dan aldım sanırım. İncecik bir öykü kitabı,
derinden işleyen eksiklik, engellilik, isyan
Dark Side of The Moon’dan sonra ezberlediğim en uzun metin idi .
Kalıcı izler yeretti içime

94 yılının sonbaharında Hatay restoran ‘daki imza gününde tanıştık. Ben tüm kitaplarından ikişer-üçer tane toplamış, notlarımı almış gitmiştim. Kısa bir sohbet, ben heyecandan titriyordum. O zamanlar çalıştığım yazılım şirketinin reklam ajansının metin yazarı olduğunu öğrendim. Bir arkadaşı fotoğramızı çekmiş, daha sonra adresime imzalayarak gönderdi.

Yıllar geçtikce kitapları toplamaya devam ettim, Yapı Kredi Yayınları yayınlamaya başladı.

Necati Tosuner, dilini tüm kıvraklığıyla kullanır. İlk cümleden başlayan ritmi okuyucuyu yakalar, savurur. Yazısı düz yazıdan çok şiiri uyandırır bende …

2004 Yılında tekrar gördüm Necati Tosuner ‘i . Yine Hatay Restoran ‘da .

Bir ara bir terlik tartışması vardı. Necati Tosuner ‘in rüyalarıma giren bir yanıtı vardı.

Terlik önemlidir.
Her erkeğin bir terliği vardır.
Akşam gelince, alnındaki terleri silmesi gerekir

Categories: Edebiyat · Kitap · Necati Tosuner · _Özgür Mutfak · sanat
Tagged: ,

Ömür Biter İstanbul Bitmez

March 1, 2007 · Leave a Comment

Gürültüsüne, kalabalıklığına, karmaşasına rağmen onu bir türlü bırakıp da gidemez İsatanbul’a gönül verenler. Bir çok kültüre ev sahipliği yapmış İstanbul’un her yerinde bu izleri görmek mümkün. Ancak günlük koşuşturmalar içerisinde kaçımız kafasını kaldırıp etrafındaki bu güzellikleri görme imkanı buluyor?

obib1.jpg

(more…)

Categories: Alıntılar · Edebiyat · Gezi · Kitap · Tarih · Türkiye · _Özgür Mutfak · sanat · Ömür biter, İstanbul bitmez · İstanbul

iki kitap

January 10, 2006 · Leave a Comment

Vural Çakır ve Sezgin Tüzün ‘ün iki kitabını tanıtmak istiyorum. Kitapların yayın bilgileri aşağıdadır.

Kişisel notlarımı ekliyorum.

İş Hayatının 21 Gizli Kuralı

Vural ÇAKIR

Yayınevi     MediaCat Kitapları
Baskı     1 – İstanbul, Ekim 2007  Karton Kapak, Kitap Kağıdı, 185 Sayfa
Fiyat     12,50 YTL

Bu kitapta hem iş hayatına yeni atılan, yani kariyerlerinin henüz başında olan, hem de kariyerlerinde çoktan üst basamaklarda yerini almış olan herkes için bir şeyler var. Ipsos KMG’nin CEO’su Vural Çakır profesyonel bir kariyer hedefi planlamasının kurallarını çıkarıyor. Bu kurallar yıllarca sıralarında dirsek çürüttüğümüz okullarda öğretilmiyor. Bu kuralların hepsi hayatın içinden çıkıyor. Yıllardır iş dünyasının çeşitli alanlarında yer almış olan Vural Çakır okullarda değil iş hayatında öğrendiklerini paylaşıyor okurla
İş hayatının gündelik koşuşturmasında bu kurallardan en azından birkaç tanesini uygulamaya başlamanız sizi hemen –en azından bu kitabı okumayanlardan– birkaç adım öteye taşıyacaktır.

Ürün Detayı
Barkod : 9789944383561
ISBN : 978994438356-1
Ebat : 14,5 cm x 21,5 cm

Türkiye’de Siyasi Kutuplaşmalar Ve Seçmen Davranışları

Yayınevi: Veri Araştırma Yayınları

Yazar: Sezgin Tüzün, Ahmet Kardam

Kategoriler: Politika, Demokrasi, Politika, Siyasi Partiler Üzerine

İSBN: 9758290002006

Özellikler:
Türkçe 106 s. 15.5 x 23 cm İstanbul Mayıs 1998 106 s. 1. Basım

Açıklama:
1950′den 1980′li yıllara kadar siyasi yaşamın belirleyicisi olmuş “Cumhuriyet Halk Partisi – Demokrat Parti kutuplaşması” karşısında seçmen tercihlerinde gözlenen ana eğilimler nelerdir? Bu yerleşik eğilimlerden 1990′lı yıllara ne kaldı? 1990′lı yıllarda Refah Partisi’nin gösterdiği hızlı gelişmenin yarattığı siyasal kutuplaşma karşısında seçmen tercihlerinde hangi ana eğilimler gözleniyor? Bu kutuplaşma hangi sınıfsal tabana dayanıyor? İdeolojik içeriği nedir? “Şeriatçı-laikçi” çatışmasının daha a derinleşmesinin ne gibi toplumsal sonuçları olabilir? Büyüklüğü seçimden seçime önemli farklılıklar göteren “sandık başına gitmeyenler” kitlesi esas olarak hangi siyasi geleneğin seçmenidir?

1950′den günümüze kadar yapılmış bütün seçimlerin sonuçlarını ve 90′lı yıllarda yapılmış üç alan araştırmasının bulgularını irdeleyen elinizdeki çalışma, bu soruların yanıtlarını ararken; kavramsal çerçevesi ve metodolojisiyle, seçmen tercihlerine ilişkin kalıplaşmış değerlendirme biçimlerinin dışına çıkarak, politikacılara, medya mensuplarına ve siyaset analizcilerine kullanabilecekleri yeni ölçütler de önermektedir.

Bir müşteri satın aldığı şeye ne zaman gerçek anlamda sahip olur?
Teknik açıdan tabii ki bu malın parasal karşılığını ödediğinde, yani kasada. Ama kasa mağazanın en sevimsiz yeridir: O anda kimse bir sahiplenme zevki duymaz. Aslında bütün duyumsanan bir kıp (cepten çıkan para) ve azaptır (bekleme, bekleme) , Sahiplik süreci alışverişçinin duyularının o nesneye takılmasıyla başlar. İlk bağlantı gözlerle kurulur ve ardından dokunma gelir. Ödeme yapmak, işin sadece teknik yönüdür. Bu bakımdan bir nesne alışverişçinin eline ne kadar çabuk geçerse veya alışverişçi bunu ne kadar kolay dener, yudumlar ya da sokağa çıkarıp kullanırsa, sahipliğin satıcıdan alıcıya geçişi o ölçüde kolay olur.
İşte, alışveriş budur.
İnsanlar neden Alışveriş Yapar?, gelişen alışveriş kültürümüzün üzerine muzip ve şaşırtıcı bir araştırma. Bu kitap bizim hakkımızda; anne – babalarımızdan büyüklerimize kadar, hepimizin dükkânlarda, restoranlarda, neler yaptığı ya da yapmadığı hakkında; satıcılar, pazarlamacılar ve giderek daha bilgili olan alıcılar arasında süren kontrolü ele geçirme mücadelesi hakkında. Bir anlamda, bize bizi gösteren büyüleyici, eğlenceli ve bazen de bozum edici bir ayna
Perakende gurusu olarak tanınan Paco Underhill, çok sayıda güçlü veri ve öngörüyü esprileriyle ve yaşamdan alınmış anekdotlarıyla süsleyerek, okuru, alışverişin cenet ve cehenneminde bir yolculuğa çıkarıyor. Her yönüyle değişen ‘müşteri’ olgusuna nasıl uyum sağlanabileceğiyle ilgili sağlam ve uygulanabilir öneriler getiriyor. Underhill ve şirketi Envirosell, alışveriş biliminin yaratıcısı olarak biliniyorlar ve müşterileri arasında McDonald’s, Starbucks, Estee Lauder gibi ünlü mağazalar ve zincirler var. Dünyanın her yerindeki saha çalışmalarında, yılda 50 – 70 bin alışverişçiyi bire bir izleyerek ve videoya gizlice kaydederek elde ettikleri sağlam kayıtlar ve kesin ölçümlerle, gözlemlerini perakendeciler için bir bilime dönüştürüyorlar.
Satın alanın da satanın da keyifle okuyacağı
Perakende gurusu olarak tanınan Paco Underhill, çok sayıda güçlü veri ve öngörüyü esprileriyle ve yaşamdan alınmış, anekdotlarıyla süsleyerek, okuru, alışverişin cennet ve cehenneminde bir yolculuğa çıkarıyor. Her yönüyle değişen ‘müşteri’ olgusuna nasıl uyum sağlanabileceğiyle ilgili sağlam ve uygulanabilir öneriler getiriyor. Underhill ve şirketi Envirosell, alışveriş biliminin

Ürün Detayı
Barkod : 9789755791005
ISBN : 9755791000
Ebat : 15 cm x 23,5 cm

Categories: Alıntılar · Araştırma · Haberler · Kitap · Türkiye · İş dünyası
Tagged: , , ,